27 Temmuz 2006

Amora Ketçap reklamı




1940lardan itibaren başlayan, bilimkurgunun altın çağı sayılan dönemin bilime sadık yazılı ürünlerinin karşısında duran; daha çok gerilim, cinsellik, fantezi üzerine kurulu bilimkurgu sinemasından esinlenerek hazırlanmış bir reklam. Çok hoşuma gitti. Güzel bir fikir, başarılı bir reklam. Reklam kampanyasının bir bölümü bu izleyeceğiniz video. Bunun dışında nükleer savaş ve mutasyona uğramış bir örümcek üzerine kurgulanmış iki reklam filmi daha var, bulabilirsem onları da koyacağım.
devamı...

25 Temmuz 2006

Geleceğin Şehirleri II

Bilimkurgu türündeki eserlerin çoğu, -doğaları gereği- gelecek ön görülerinde bulunurlar. 100 yıl sonra dünya, 1000 yıl sonra uzaydaki koloniler, 10000 yıl sonra galaksiler arası federasyon. Bu ön görülerin bazıları bugün bildiklerimiz ışığında yaşanabilecek gelişmeleri tahmin olarak değerlendirilebilir, bazıları ise tam anlamıyla fantezidir. Ama hemen hemen hepsi, insanoğlunun korkularından, ümitlerinden, cesaretinden, budalalığından, zekasından, kısaca insanoğlunun 'ortak tarihinden' izler taşımaktadır. Gelecek ön görülerinde yaratılan şehirlerin de bu birikimden ve gününün şartlarından etkilenmeden oluştuğunu düşünmek kanımca yanlış olacaktır.

Bir önceki yazıda ( bkz. Bilimkurgu Temaları; Geleceğin Şehirleri I ) bilimkurgu türünün ilk ortaya çıktığı dönemde dünyayı değiştirmeye başlayan Sanayi Devrimi'nin nasıl oluştuğuna, bu devrimi tetikleyen faktörlere ve bu devrimin etkilerine dair kısa bir giriş yapmıştım. Bu yazıda ise bilimkurgu ürünlerindeki şehirleri -kabaca- kategorilere ayırıp, tarihsel sırasına göre ilk görülen şehir kurgusuyla devam edeceğim.

+METROPOLLER
++MODERN BABİLLER
+++KÜRE ŞEHİRLER
++++YERALTI ŞEHİRLERİ
+++++SINIRSIZ ŞEHİRLER
++++++BİNA ŞEHİRLER

+METROPOLLER

Metropol; Yunanca metera(ana) ve polis(kent) kelimelerinin birleşmesiyle oluşan metropolis kelimesinin Fransızca'dan dilimize geçmiş halidir. Metropol tanımı içine girebilecek şehirleri belirleyecek ölçütler biraz muğlaktır. Ama nüfus yoğunluğunun en önemli ölçüt olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 1940lardan itibaren bilimkurgu ürünlerinin çoğunda bu modern ana kent yapılaşmaları sıklıkla görülmekte. Ancak bu kurguyu ilk işleyen kişi Jules Verne'dir ve bunu 19 yaşındayken, 1863'te yapmıştır. 1863 yılında bugünkü modern metropollere yakın bir şehir tasvirini nasıl gerçekleştirdi Jules Verne? Jules Verne'in çağının ilerisinde olduğu aşikar. Ama sadece bununla açıklamak biraz saflık olacaktır. "20. Yüzyılda Paris" isimli romanı, 1863 yılında yayıncısı P.J. Hetzel tarafından şu sözlerle reddedilir; " Azizim Verne, peygamber bile olsanız, günümüzde getirdiğiniz vahye inanacak adam çıkmaz. " İlk baskısı ancak 1994'te yapılabilen bu romanda tasvir edilen Paris'i incelemeye başlamadan önce, o dönemin Paris'ine ve Avrupa'sına biraz göz atalım.

19. Yy. ilk yarısı, İngiltere

19. Yy.'da Avrupa savaşlar ve ihtilallerle boğuşurken, ada ülkesi İngiltere bu olaylardan en az zararı görerek Sanayi Devrimi'nin lokomotifi oldu. Hem adanın içindeki nüfus hareketleri, hem de kıtlık, yoksulluk gibi nedenlerden İrlanda ve Avrupadan aldığı göçler yüzünden şehirleşme problemiyle daha erken yüzleşmek zorunda kalan İngiltere'de, Londra başta olmak üzere bütün şehirlerinde keşmekeş hakimdi. Kanalizasyon sistemlerinin yokluğu ya da yetersizliği yüzünden yaşanan salgınlar, hava kirliliği yüzünden artan diğer sağlık problemleri, asayişin sağlanamaması yüzünden artan cinayet ve hırsızlıklar, geçinmek için başka yol bulamayan kadınların fahişeliğe yönelmesi, insanlık dışı çalışma şartları, çocuk işçiler vd. şehirlere hakim olan `olağan` görüntülerdi. Sosyal sınıflar arasındaki uçurumların iyice ortaya çıktığı bu dönemde ailesinin Machester'daki fabrikasına giden Engels, Almanya'ya dönüşünde yazdığı; İngiltere'de 1844 Yılında İşçi Sınıfının Koşulları adlı kitabında şöyle der: " Modern toplumun yoksul tabakaya muamelesi tamamen rezilliktir. Onlar, havası temiz kırsal bölgelerinden, havası kirli büyük şehirlere koyun sürüsü gibi sürüldüler. ". Engels'in gözlemi çok doğruydu, ilerleyen dönemlerdeyse üst tabaka -kendi istekleriyle- kırsala göç edecekti.

1830'da insan taşımacılığı için şehirler arası ilk demir yolu -tahmin edebileceğiniz gibi- İngiltere'de kuruldu ( bkz. Manchester-Liverpool Demir yolu ), 1836'da Londra-Greenwich arası kurulan demir yolunu takiben kurulan diğer demir yollarıyla Londra'yı İngiltere'nin her köşesine bağlayan demir yolu ağının temelleri atıldı -bütün yollar Londra'ya çıkar-. Demir yoluyla insan taşımacılığının uygulanabilir bir sistem olduğunu kavramaları sayesinde, Londra'nın `olağan` görüntüsünden kaçmak isteyen kalburüstü insanlar için daha havadar, daha temiz banliyöler -suburban- yaratılmaya başlandı ve şehrin merkezi sürekli artan nüfusa; daha düşük sosyal statüdeki insanlara, fakir işçilere ve göçmenlere bırakıldı. Tabi artan sadece nüfus değildi, artan iş hacmi yeni ofislere, yeni depolara ihtiyacı doğuruyordu. Bu da ister istemez şehrin sirkülasyonunda bir artış ve trafik sorununun başlaması demekti. Bu sorunu aşabilmek için, 1850'de Londra metrosu için çalışmalar başladı ve 1863'te, -Verne'in romanını yazdığı tarihlerde- ilk hat hizmete açıldı.

Dünya Sergileri

19.Yy. ortalarından itibaren sanayileşen ülkeler, gövde gösterisi yapabilmek ve ürünleri için yeni pazarlar bulabilmek amacıyla Dünya Sergileri -Expo- gerçekleştirmeye başladı.

Crystal Palace
İlk Dünya Sergisi 1851'de Londra'da düzenlenen 'The Great Exhibition'dır. 16 hafta gibi kısa bir sürede, çelik ve camdan prefabrik olarak inşa edilen Crystal Palace, yapı üretim sürecinde yeni bir kapıyı araladı. Bu ilk Dünya Sergisi'ne 28 ülke katıldı.

Palais d'Industrie

İkincisi, 1855'te Paris'te düzenlenen 'Exposition Universelle'dir. Bu sergide katılımcı ülke sayısı 34'e çıktı. Crystal Palace, İngiltere'nin sanayi devi olarak geldiği konumun, yapı üretimine yansımasıydı; fabrikasyon dökme demir parçaların montajıyla oluşmuştu. Palais d'Industrie ise geleneksel taş işçiliği ve fabrikasyon dökme demir parçaların montajıyla, karma bir yapım sistemiyle uygulanmıştı.

Paris'in Yeniden İnşası

1848 Devrimi'ne kadar İngiltere'de sürgünde bulunan III. Napoleon, devrimden sonra Fransa'ya döndü ve kurulan 2. Cumhuriyet'in Başkanı oldu. 1848-1852 yılları arasında devam eden 2. Cumhuriyet'i, -büyük amcasının izini takip ederek- sona erdirdi ve imparatorluğunu ilan etti. 1870 yılına kadar II. Fransız İmparatoru olarak Fransa'yı idare etme şansını yakalayan Napoleon III, İngiltere'de sürgünde geçirdiği dönemden edindiği izlenimlerle, Londra'ya benzeyen Paris'i; Fransa endüstrisinin, sanatının, biliminin, eğlencesinin ve devrimlerin başkentini yeni baştan yaratmaya karar vermişti. Bunun için bir hukukçu olan ve daha önce Bordeaux Valiliği yapmış, otoriter Baron Haussmann'dan daha uygun birisi olamazdı.

Haussmann göreve gelir gelmez, III. Napoleon'un da tam desteğiyle önceliği finansman sağlanmasına ve hukuki düzenlemelere verdi. İngiltere'de kamu, sadece yol ve altyapının planlamasını yapıp -bir kısmını finanse ederek uygulatmasının dışında-, geri kalan tüm konuları müteahhitlere bırakırken, Haussmann finansmanı tamamen devletin organize edeceği bir düzen kurdu. 26 Mart 1852'de de Parislilere, Paris'le ilgili yeni kararlar duyuruluyordu:
  • Kamu yararı için istimlaklar yapılacaktır.
  • Bina sahipleri her on yılda bir cephelerini temizletecektir.
  • Paris'in sokakları ve binalar, kanalizasyon sistemine rahat bağlantı kuracak şekilde hizalanacaktır.
Haussmann'ın yarattığı caddeler ve istimlak edilecek binalar

Paris'in devrimler sırasında yaşadığı deneyimler, III. Napoleon ve Haussmann'ın planlarında önemli kararlar vermelerini gerektiriyordu. Bunlardan biri geniş caddeler yaratılmasıydı. Bu caddelerin planlanmasıyla ilgili Haussmann'ın görüşü; ana tren hatlarını ( Şehrin kuzey, güney, doğu ve batısında yer alan garları ) birbirine bağlamak ve şehrin havasının temiz kalmasını sağlamak olsa da çoğu Parislinin görüşü; barikat kurulmasını engellemek ve topçu birliklerinin rahat sevkiyatını sağlamak için uygulandığıydı.

Cadde ve kanalizasyon planları

Haussmann'ın düzenlemesinde Parislilerin canını sıkan sadece bu değildi. Üst tabakanın banliyölere kaçtığı İngiliz kentlerinin aksine Haussmann'ın Paris'i, bu tabakayı şehrin merkezinde tutmak için çaba gösteriyordu. Yaratılan geniş caddelerin bir yan etkisi olarak şehrin merkezinde yer alan arsaların bedellerindeki artış, sadece zengin insanların şehir merkezinde mülk edinebilmesine yol açıyor ve Parislilerin gözünde bir sosyal ayrımcılığın oluştuğu izlenimi doğuyordu. Aynı zamanda sürekli devam eden istimlaklar şehrin sosyal hayatını da -ister istemez- sekteye uğratıyordu.

Haussmann şehri güzelleştirme hamleleri de yapıyordu; kaldırımlar, aydınlatmalar, banklar, çeşmeler, süs havuzları, Vincennes ve Boulogne korularında oluşturulan park alanları vd. Paris'in çehresini değiştiriyordu. Haussmann apartmanları olarak anılan ve tek düze, neredeyse birbirinin aynı neoklasik cephelere sahip -fakat Haussmann'ın genel Paris planına uygun biçimde-, dönemin konut ihtiyaçlarına cevap veren planlarda konutlar, istimlak edilmiş yerlerde beş kat yüksekliğinde uygulanıyordu. Bu konutların genel özelliği; zemin katlarda dükkan, kafe vb., balkonlu katlarda üst tabaka, balkonsuz katlarda orta tabaka ve çatı katında da hizmetlilerin yerleşmiş olmasıydı. Şehrin yenilenmesinde Haussmann'ın belirttiği gibi; geometri ve grafik tasarım, mimarlıktan daha etkin bir rol oynamaktaydı.

Haussmann Apartmanlarından bir kesit

Haussmann'ın Paris'i yeniden inşa faaliyetleri on binlerce Parislinin evlerini terk etmesine ve yüz binlerce Parislinin taşınmasına neden olurken, gerçek anlamda planlı, modern ilk Avrupa şehrini de ortaya çıkartmıştı. Paris'in 20. yüzyıldaki gelişimini de bu planlama belirledi. 20. Yüzyıl başlarında oluşan Güzel Şehir Hareketi ( City Beatiful Movement ) akımının esin kaynaklarından biri oldu. Kısacası "Sanayi Devrimi"nin şehirleşme pratiğindeki dönüm noktalarından birisiydi.

UYARI: Yazının bundan sonraki kısımlarında, Verne'in romanından bazı alıntılar yer almaktadır.


Yirminci Yüzyılda Paris

Verne'in 1960lar için kurguladığı Paris'e; 1852'den itibaren başlayan yeniden yapılanmanın Verne tarafından rötuşlanarak yirminci yüzyıla uyarlanmış finali de denilebilir. Haussmann'ın geniş caddelerin yeterli kalacağını düşündüğü ulaşım sorununun çözümü için, şehrin içinde dört halkadan oluşan bir şehir içi demir yolu ağı yerleştirir, bu dört ana hattı da ara hatlarla bağlayarak bütünleştirir. Verne demir yolu ağını yerden yükseltmeyi uygun bulur; kolonlar üstünde ve binaların ilk katıyla aynı yükseklikte kurgular. Paris'in geniş caddeleri üzerinde, biri gidiş, biri geliş olmak üzere iki ayrı yola sahip, binaların birinci katlarına yerleştirilmiş istasyonları olan, caddeleri araba ve yayalara bırakan, aynı zamanda da yayaları yağmurdan koruyan, hızlı bir toplu taşıma sistemi. Bu sistem ilk olarak -romandan yedi sene sonra- 1870 yılında New York'ta uygulandı. Sanırım aklın yolu gerçekten bir.

New York'ta uygulanan yükseltilmiş demir yolu

Verne büyük bir başarı ile, daha sadece elektrokimyasal ve elektrostatik yöntemlerle üretilebilen -fakat araştırmaların yoğun olduğu- elektrik enerjisinin kullanımının yaygınlaşacağını ön görmüştür. "Yirminci Yüzyılda Paris"te havagazı lambalarının yerini elektrik ampulleri alır. Şehrin tamamını aydınlatan bu ampuller için gereken enerji, hidroelektrik santralindeki türbinler vasıtasıyla üretilmektedir. Gerçekteyse ilk hidroelektrik santral ancak 1882'de Amerika'da açılacak ve sadece 250 ampulü aydınlatabilecek kapasitede üretim
yapabilecekti. Verne şehri elektrikle beslerken, Paris'in yeniden inşası sırasında hazırlanan havagazı altyapısını yok etmeyerek havagazı istasyonları kurguladı. Lenoir'in geliştirdiği içten yanmalı gaz motorunu tekerlekli araçlara uygulayarak arabalar, kamyonlar ön gördü ve Paris'in caddelerinde at arabalarının üstünlüğünü sona erdirdi. Ancak yük taşımacılığını da her metropolde olduğu gibi kısıtlamaktan geri kalmadı. Verne'in Paris'inde kamyonlar saat sabah ondan sonra trafiğe çıkamıyordu.

Romandan kısa bir alıntı :
" Güneşinkine eş parlaklıkta ışıklarla aydınlatılmış bu bulvarlar; sokakların gürültüyü yutan asfaltı üzerinde seyreden bu binlerce araba; bu saraylar kadar zengin ve görkemli mağazalar, ovalar kadar geniş meydanlar; içlerinde yirmibin konuğun krallar gibi yaşayıp ağırlandığı bu dev oteller; bu ince ve narin kemerler, uzun zarif galeriler, sokaktan sokağa atlayan köprüler; nihayet akıl almaz bir hızla havayı yarıyormuş gibi görünen bu ışıl ışıl trenler...Atalarımızdan biri bütün bunları görse ne derdi acaba? "

Pek yabancı gelmiyor değil mi?

M.Ö. 1. yüzyılda Vitruvius, "mimarlık üzerine on kitap"da şöyle yazmıştı: “Roma’nın muazzam büyüklüğü nedeniyle çok sayıda konut gerekmektedir. Toprak, bu nüfusun tümünün zeminde yerleşebileceği kadar çok değildir. Bu durum bizi konutları göğe doğru yükseltmeye zorlamaktadır.” Vitruvius'un bu ön görüsü Sanayi Devrimi'ne kadar pratiğe dökülememişti. Hem nüfus yoğunluğu fazla değildi, hem de içinde barınılacak yüksek yapılar yapmaya yeterli teknoloji yoktu. Paris özel örneğinde ve diğer sanayileşen şehirlerde toprağın değerinin artması; yükselmeyi zorunlu kılıyordu, ama yine de Verne'in romanını yazdığı dönemlerde beş kattan daha yüksek konutlar üretilmiyordu. Verne'in romanında binaların kaç katlı olduğu tam olarak belirtilmez, fakat birisi şehir merkezinde, diğeri banliyöde olmak üzere iki binanın en az oniki ve dokuz katlı olduğu belirtilir. Şehir merkezinde yer alan oniki katlı apartmanın bir iniş çıkış odası, -güvenlik sistemine sahip ilk asansör 1857 yılında New York'ta uygulanmıştı- yoktur. Banliyöde yer alan dokuz katlı apartmanda ise asansör vardır. Bu apartmanlarda tasvir edilen konutların her ikisi de küçük birer odadır, birisinin tam alanını da verir Verne: 16 metrekare. Odaların içinde hiçbir donatı, ıslak hacim vs. yoktur, dönemin işçi sınıfının yaşadığı konutlardan farklı değildir bu tasvirler. 20. yüzyıl boyunca -hatta kısmen halen- devam eden konut sorunu için çözüm üretmekte Verne'de çaresiz kalmıştır.


Roman, genç şair Michel'in sanayinin ve endüstrinin yüceltildiği bir devirdeki romantik yalnızlığının üzerine kurulu. Yayıncının önsözde belirttiği gibi, olası parlak bir hukuk kariyerini bırakıp edebiyata yönelen Verne'in kendisi gibi, karamsar ama umutlu bir karakter. Dönemini eleştirmekten geri kalmaz Verne, sanayinin ve kapitalin yüceltilip sanatın küçümsenmesine karşı durur. Yukarıda saydığım ön görülerinin dışında daha pek çok farklı teknolojik ön görüde de bulunur. Çoğunluğu da gerçekten ilerleyen yıllarda uygulanmıştır. Kitabı okuyacak olursanız, bu ön görüleriyle, döneminin mukayesini rahatlıkla yapmanıza olanak verecek dip notlarlardan heyecan duyacağınızı düşünüyorum.


Bilimkurgunun en önemli öncülünü bir kez daha saygıyla selamlıyorum. Serinin devamında metropol örneklemelerine devam edeceğim; bazı şehirleri birden çok kategoriye sokabileceğimi fark ettiğimden biraz karışık bir ilerleme olacağını tahmin ediyorum, mazur görün. Aşağıda; alıntı yaptığım (yukarıda verdiğim bağlantılar dışındaki) diğer kaynakları görebilirsiniz.

KAYNAKLAR:

Murat Aykaç Erginöz ( Prof. Michel Carmona'nın; Paris'in dönüşümü-Haussmann kitabının çevirmeni. )
Nashville Civic Design Center
Kentplancı.net ( Prof. Dr. Ayşe Nur Ökten'in Kent Sosyolojisi ders notları )

devamı...

16 Temmuz 2006

Kuzgun

"İthaki Yayınları"nın forumlarına üye oldum. Forum kullanıcıları kendi aralarında ufak yarışmalar düzenliyorlar. Dört resim vererek, bu resimler üzerine kurgulanacak bir öykü yazalım demişler. Ben de bir resim seçtim, -seçtiğim resmi buradan görebilirsiniz-. Resimdeki kuş parçaları bana Poe'nun Kuzgun şiirini anımsattı ve bu ikisini birleştirerek aşağıda okuyacağınız öyküyü yazdım. Bilimkurgu değil, fantastik denilebilir.
İyi okumalar.


Açıverince kepengi, eski devirden kalma
Azametli bir kuzgun
Kanat çırpıp sallanarak adım attı
İçeriye;
Ne bir selam verdi ne bir an durdu ya da
Oturdu;
Ama bir Lady'nin ya da Lord'un edasıyla
Tünedi kapımın üstüne-
Oda kapımın üstünde bir Pallas büstüne kondu-
Konup oturdu hepsi bu.

Edgar Allan Poe - Kuzgun


Martina öleli dört sene olmuştu. Doğumda ölmüştü, bebeklerinin yüzünü görmüş, gülümsemiş ve son nefesini vermişti. Anasız beş çocuk, yitip giden eşinin arkasından eriyen, kaybından çocukları sorumlu tutan, onlardan nefret eden koca. Acının sefaleti, sefaletin acıyı getirdiği dört sene ve Vlad yine tek başına, içki şişesinin başında, Martina'nın anısına bir kadeh daha içiyordu.

Pencereden gelen tıkırtı dünyaya döndürdü Vlad'ı. Önemsemedi başta; "Sarhoşum" dedi içinden. Ama ses kesilmedi, tık tık tık. İnce ve derinden geliyordu, sanki kafasının içinden. Sandalyesinden doğrulmaya çalıştı ama doğrulmak yerine sandalyesiyle yerde buldu kendisini. Okkalı bir küfür salladı, kendisine mi, kaderine mi, sandalyeye mi orası belirsizdi. Ellerini döşemeye dayadı, emekleyerek pencereye yaklaştı. Çürümeye yüz tutmuş pervaza tutundu ve ayağa kalktı. Sendeliyordu, zorlukla açtı pencereyi. Bir kuzgun karşısında duruyor, kanatlarını açıyor, sessizce adımlıyordu denizliği. Eliyle itirdi kuşu; "Kışt, kışt, uğursuz hayvan. Defol buradan!" Kuzgun umursamaz görünüyordu, gözlerini Vlad'ın gözlerine dikmiş bakıyor ve adımlamaya devam ediyordu. Vlad kuşun bu kararlığı karşısında geriye çekilmekten daha anlamlı bir yol bulamadı, yavaşça geriye doğru bir adım attı, kuzgun da içeriye. Bir adım daha geriye, bir adım daha içeriye.

Pervazın ucunda durdu kuzgun, kendine gelmeye çalışan Vlad'tan gözlerini ayırmadan. Vlad büyülenmiş gibi bakıyordu kuzguna. İçine işleyen, yüreğini dağlayan bu bakışı tanıyordu. "O"ydu, dönmüştü Vlad'a. Gerçek miydi, yoksa şeytan oyun mu oynuyordu? Umursamıyordu Vlad, "o" dönmüştü ya, varsın oyun oynasın şeytan. Ağzından zorlukla döküldü kelimeler; "Beni bir daha terk etme". Kuzgun cevap verdi; "birdahaasla".

Ayakta duramadı daha fazla, yere çöktü gözyaşlarını akıtarak. Söz verdi bildiği bütün tanrılara, onu bir daha kaybetmeyecekti, asla. Bu mutluluğa dayanamadı , sızıp kaldı olduğu yerde. Kuzgun kanatlarını açtı yeniden, içeriye süzüldü Vlad'ın yanına. Tebessüm ediyordu sanki baktıkça Vlad'a. İzledi bir müddet onu, sonra yine kanat çırptı. Çocukların odasına geldi, yatağın ucuna kondu, şefkatli bakışlarla izlemeye başladı çocukları...

Vlad uyandığında hava ağarmak üzereydi. Başı çatlıyordu, geceyi hatırladı. Gerçekten görmüş müydü, dönmüş müydü Martina, yoksa rüyada mıydı? Pencereye baktı hala açıktı, uçup gitmiş miydi yoksa? Ayağa kalktı, pencereye yanaştı dışarıya baktı. Hiçbir iz yoktu "o"ndan. Çocukların yanına gitmek istedi, belki çocuklar da görmüştü analarını, belki bilirlerdi nerede olduğunu. Masadan lambayı aldı ve odaya yaklaştı, beşi de uyuyordu hala. Ne kadar da masumlardı, bunca yıl onları suçlamakta ne kadar da hatalıydı. Yanlarına yaklaştı, kanı çekildi birden, gözlerine inanamadı. Çocukların elinde ve yatakta kuzgunun, "o"nun parçaları; nefretle bağırdı Vlad;"İblisin dölleri, nasıl kıydınız ona bir daha?" Çocuklar duymuyordu onu, masum yüzlerinin arkasında sakladıkları şeytani ruhları huzurla dinleniyordu.

Vlad mutfağa gitti, bulabildiği en keskin bıçağı aldı eline bildiği bütün küfürleri sıralayarak. Gözlerinden yaş boşanmıyordu, sadece öfke vardı içinde; kendine, tanrılara, şeytana, çocuklara. Odaya döndü ilk çocuğunu yakaladı ve acımasızca kesti boynunu. Kan boşanıyordu çocuktan, gözyaşlarını tutamıyordu Vlad, ikinci çocuğunu da yakaladı, üçüncüyü de, dördüncüyü de, sonuncuyu da. Her yanı çocuklarının kanına bulandı Vlad'ın; kuzgunun parçalarını topladı gözyaşları içinde, kucağına aldı bütün parçaları, sarıldı ona son kez. Bıçağı son kez kullandı, yere düştü koca bedeni, bir gülümseme yayıldı yüzüne, Martina'ya kavuşacaktı sonunda. Daha ruhu bedenini terk etmemişti ki ancak cehennemden gelebilecek bir kahkaha duydu, arkasından da alevlerin içinden çıkıp gelen sesi; "Krallığıma hoşgeldin Vlad"
devamı...

01 Temmuz 2006

Bohemian Rhapsody



Queen'in Bohemian Rhapsody şarkısına, Star Trek film ve dizilerinden alınan parçalarla hazırlanmış bir klip. Benim, Alan Parson's Project'in I Wouldn't Wanna Be Like You şarkısı için hazırladığım klipten çok daha başarılı, kıskanmamak elde değil.

Bir grup bilimkurgusever bu tür klipler hazırlamışlar. Youtube'da PagesBar aratması yaptığınızda hepsine -Star Trek ve Babylon 5 ağırlıklı- ulaşabilirsiniz.
devamı...