tag:blogger.com,1999:blog-120016102009-06-22T01:53:30.615+03:00R2-D2 Bilimkurgu "blog"(?)u.Bilimkurgu "blog"(?)u.r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.comBlogger64125tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-29958402810287341692008-04-17T16:33:00.002+03:002008-04-17T16:48:00.796+03:0010. Bilimkurgu Öykü YarışmasıÖncelikle herkese yeniden merhaba, neredeyse 1 yıl olmuş bloğun yüzüne bakmayalı. Bırakın yazı yazmayı, gelen mesajlara bile cevap vermemişim!<br /><br />Türkiye Bilişim Derneği bu sene yarışmada bir değişiklik yapmış. Bundan önceki yarışmalarda yazarlar konularda serbestken, bu sene belirlenen üç konudan birisi üzerine öyküler kabul edilecek.<br /><br />*İyi Yönetim, Kötü Yönetim, Sıkı Yönetim, Yönetim<br />*Trafik Karmaşası<br />*Çok İşlevli Teknolojik Aletler<br /><br />Konu kısıtlamasının ülkenin en önemli ( hatta bildiğim kadarıyla tek!) bilimkurgu öykü yarışması için doğru olmadığını düşünüyorum. Ancak TBD'nin yıllardır bu yarışmayı sürdürerek, Türkiye'de billimkurgunun önünü açmaya çalışmasının yarattığı takdir; bu konu kısıtlamasını umursamama engel oluyor.<br /><br />Yarışmaya son katılım tarihi 15/Temmuz/2008 ( Bu sefer doğru yazdım b5 :) )<br />Yarışmayla ilgili detaylar için : <a href="http://www.tbd.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=568&amp;tipi=2&amp;sube=">TBD</a><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-2995840281028734169?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com5tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1622049823779005422007-05-08T23:30:00.000+03:002007-05-08T23:43:36.675+03:009. Bilimkurgu Öykü YarışmasıTürkiye Bilişim Derneği'nin düzenlediği "Bilimkurgu Öykü Yarışması"nın dokuzuncusu ile ilgili açıklama sitesinde yayınlandı. Yarışmaya katılmak isteyenlerin dikkatine sunulur.<br /><br /><a href="http://www.tbd.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=292&tipi=2&amp;sube=">TBD - 9. Bilimkurgu Öykü Yarışması</a><br /><br />Remzi Kitabevi tarafından önceki yılların kazanan öykülerinin yer aldığı bir kitap da çıkmıştı.<br /><br /><a href="http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=Y89M8WU3B2FSMN3VO3AW">Bilimkurgu Öyküleri</a><br /><br />Bakalım bu seneki öyküler nasıl olacak?<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-162204982377900542?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com3tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-42797158981587961852007-04-23T14:22:00.000+03:002007-04-23T14:38:29.289+03:00İkinci seneidevriyeBu bloğa ilk yazı (bkz. <a href="http://artug.blogspot.com/2005/04/edgar-allan-poeya-sayglarmla.html">Edgar Allan Poe'ya Saygılarımla</a>) 20 Nisan 2005'de gönderilmişti. Aradan iki sene geçti, sadece 63 yazı var. Herhangi bir blog için küçümsenebilecek bir rakam, benim için azımsanamayacak bir rakam. Hemen hemen her yazı için yaptığım araştırmaları alt alta koysam klasik bir deyimle: Buradan(İstanbul) Bağdat'a gidiş-geliş çift şeritli yol olur :)<br /><br />Son üç aydır, yeni işim, yeni hayatım, dolayısıyla zamansızlığım yüzünden bloğun yüzüne bakamaz oldum. Halbuki planlarım vardı; BK temaları yazıları başka temaların eklenmesiyle devam edecek, güzel bir klip hazırlanacak vs. vs. Olacak, bir gün olacak :) Ama şu anki görünüşe göre havlu gününe kadar yine hiçbir şey yazmadan duracağım :( Aslında yazmayı çok özledim, geçenlerde Nilay masal anlatmamı talep edince, kıçımdan sallamanın en nadide örneklerinden birisini sergilerken fark ettim bunu. Fakat bu bloğu giderek kişisel bir blog haline sokmaktan çekiniyorum. Kendimce bu bloğa bir misyon yükledim, o misyonu zedelemek istemiyorum.<br /><br />Her neyse; mutlu yıllar <a href="http://artug.blogspot.com">R2-D2 Bilimkurgu "Blog"(?)u</a>! Nice Yıllara! :)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-4279715898158796185?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com10tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1169995291875629002007-01-28T15:32:00.000+02:002007-01-28T16:41:31.963+02:00Beş şey...<a href="http://www.acemiblogcu.com/">Ali</a> ve <a href="http://kendime.blogspot.com/">kahpecüce</a> tarafından mimlenmişim. Bir süredir yoğunluktan dolayı blogla ilgilenemediğimden kahpecüce'nin mesajı sayesinde öğrenebildim. Açıkcası internete adım attığım ilk günden itibaren anonim kalmak dürtüsüyle hareket eden benim için bu şekilde kendini ifşa edecek şeyler yazmak eskiden çok zor gelirdi. Şimdi biraz daha rahatım :)<br />Sanıyorum bu ufak oyunun kuralı, kendinle ilgili beş şey ( İlkini hemen açıklamış olayım. <span style="color: rgb(255, 0, 0);">Şey</span> kelimesine tapıyorum. Kelime haznemin geniş olduğuyla övünmek gibi bir ukalalığım da olsa, şey kelimesine kurtarıcı gibi sarıldığım anlar çoktur. ) açıklamak. Gerçi blogger profilinde kendimle ilgili önemli bir iki özelliğimi ifşa etmiştim ama...<br /><br /><span style="font-weight: bold; color: rgb(51, 102, 255);">Bilimkurgu</span><br /><br />Öncelikle Lise bitene kadar doğru düzgün kitap okumayan, kitap okumayı zaman kaybı olarak görecek kadar ahmak bir adam olduğumu itiraf etmeliyim. Bilimkurguyla ilişkim sinemadan ve çocukluğumda okuduğum Jules Verne'lerden ibaretti. Ama bir gün Stanislaw Lem'in Solaris'ini okudum, sonra Asimov'un Ben, Robot'unu ve o günden bugüne elimden kitap düşüremez oldum. Sonrasında bir şekilde Poe ile tanıştım, nasıl olduğunu hatırlamıyorum, düşlerimde görmüş olsam gerek. Devamı da kendiliğinden geldi. İçinden çıkmak istemediğim bir dünyaya girmiş oldum böylece. :)<br /><br /><span style="font-weight: bold; color: rgb(51, 102, 255);">Devekuşu Kabare</span><br /><br /><span style="color: rgb(255, 0, 0);">Yasaklar</span> oyununu ilk defa videodan izlediğimde sanıyorum daha 10 yaşındaydım. Daha sonra ses kayıtları; Deliler, Aşk Olsun, Beyoğlu Beyoğlu, Geceler... Tekrar tekrar dinlemekten, izlemekten bıkmadım. Her seferinde yeni bir mimik, yeni bir kelime oyununu fark etmenin heyecanı vardı. İlginç tarafı hala da var. Çevremdeki bazı arkadaşlar tarafından "Yeter artık" tavırları sergilense de dayanamayıp, oyundan parçaları monolog olarak veya başka bir arkadaşın katılımıyla sergilemekten kendimi alamam. Neredeyse her kelime veya her durum için bir parça çıkartılabilir bu oyunların içinden. Çok severim.<br /><br /><span style="font-weight: bold; color: rgb(51, 102, 255);">Basketbol</span><br /><br />Üniversiteye başlayana kadar oynadım, hayatımın en önemli parçasıydı. Bence dünya üzerinde yaratılan en güzel oyundur. Oynarken gerçek dünya kaybolur, sahanın çizgileri içinde yeni bir dünya oluşur. Siz de o küçük dünyanın önemli bir parçası oluverirsiniz birden.<br /><br /><span style="color: rgb(51, 102, 255); font-weight: bold;">r2</span><br /><br />Bu seçimin temelinde iki şey yatıyor, <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=sozluk+yazarlarinin+rumuzlarinin+hikayeleri/@r2">şuradan</a> okuyabilirsiniz.<br /><br />Geleneği bozmayalım:<br /><br /><a href="http://isbn9760806.blogspot.com/">isbn9760806</a><br /><a href="http://gundenkalan.blogspot.com/">Halil</a><br /><a href="http://mycogen.blogspot.com/">Don Quijote ve White</a><br /><a href="http://psychedelicnews.blogspot.com/">Psychedelic</a><br /><a href="http://istanbulvenice.blogspot.com/">B5</a><br /><br />mimlendiniz :)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-116999529187562900?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com12tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1166567927290854082006-12-19T23:39:00.000+02:002006-12-20T00:47:11.676+02:00...Ve Sonra Hiç KalmadıSon zamanlarda yaşadığım blogla ilgili tembelliğimden sıyrılmak ve kendimce özel bulduğum roman/öyküleri paylaşmak için; 2 (yazıyla:iki) haftada bir kitap önerisinde bulunacağım.<br /><br />Önereceğim ilk kitap, Eric Frank Russell'ın "...Ve Sonra Hiç Kalmadı" isimli öyküsü. Metis Bilimkurgu serisinin ilk kitabı ama malesef ben bu seneye kadar okumamıştım. Şimdi de fellik fellik, Eric F. Russell kitapları arıyorum ama malesef Türkçe'ye çevrilen iki kitabı var. Birisi bahsedeceğim öykü, diğeri ise 80li yıllarda çocuk serilerinden birisine konulan bir öykü. (<a href="http://bilimkurgu2000.com/asp/YazarKitap.asp?inNo=164&inYAd=Eric%20Frank%20Russell">bkz. Bilimkurgu2000</a>)<br /><div style="text-align: center;"><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5626/996/1600/499465/vesonra.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5626/996/200/554973/vesonra.jpg" alt="" border="0" /></a></div><span class="fullpost"><div style="text-align: center;"><a href="http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=UF6VO4B6VV1RBJBZYEJ0referer=81036">ideefixe'de ...Ve Sonra Hiç Kalmadı</a></span><br /></div><br />Öykü 98 sayfacık, bir çırpıda bitiyor, yüzünüzde muzip bir gülümseme ve içinizdeki sorgulamarınızla sizi bırakıyor. İlk baskısı 1951 yılında yapılmış. Gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim; Eric Frank Russell, Douglas Noel Adams'ın öncülü. Okuduğunuzda bana hak vereceksiniz. Öykü, dünyadan ayrılan insanoğlunun, galaksilere yayılması ve gezegenlere yerleşmesi üzerinden kurgulanmış bir ütopya. Çok fazla detaya girip, öyküyü okuma zevkinizi bozmak istemiyorum; eğer siz de benim gibi Douglas Adams hayranıysanız ve Eric Frank Russell'la daha önceden tanışmadıysanız bu öyküyü mutlaka okuyun. Eric Frank Russel daha sonra bu öyküsünü temel aldığı "The Great Explosion" isimli bir roman da yazmış. Romanı ( İngilizce ) şuradan okuyabilirsiniz: <a href="http://tmh.floonet.net/books/tge/tgetoc.html">THE GREAT EXPLOSION</a><br /><br />Sonra bana da söyleyin lütfen; Gand'lı mısınız, Anti-Gand'lı mısınız? <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=mec">MEC</a>leri seve seve kabul ederim ancak, Anti-Gand'lıysanız: <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=skib">SKİB</a> :)<br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-116656792729085408?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com4tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1165448895335894732006-12-07T01:50:00.000+02:002006-12-07T01:48:15.940+02:00Bilimkurgunun UstalarıAmerikan ABC televizyon kanalı; "Masters of Science Fiction" isimli yeni bir seriyi yayına hazırlıyormuş. Serinin 2007 yılında gösterime girmesi bekleniyor. ABC'nin internet sitesinde bu konuyla ilgili hiçbir şey bulunmasa da, Sci Fi.com sitesinde ve bazı tv sitelerinde hatta imdb'de proje görünmekte. Ellerimi ovuşturarak beklediğimi söylemeliyim :) Karma karışık bilgilere dayanarak şunu söyleyebilirim; bu seri yapılacak ancak hangi öykülerin/romanların filme çekileceği belirsiz. Örneğin <a href="http://www.imdb.com/title/tt0772139/episodes">IMDB</a>'deki listede ilk sezon için görünenler şunlar:<span class="fullpost"><br /><br /><span style="color: rgb(255, 0, 0);">1. A Clean Escape...</span><br />John Kessel'ın ( Nebula ödülü sahibi, Hugo ödülüne aday olmuş bir bilimkurgu, fantastik kurgu yazarı. Ben hiçbir kitabını okumadım, tanıyan varsa tarzını biraz yorumlayabilirse sevinirim. ) bir kısa öyküsünden uyarlama.<br /><br /><span style="color: rgb(255, 0, 0);">2. Jerry Was A Man...</span><br />Robert A. Heinlein'in bir kısa öyküsünden uyarlama.<br /><br /><span style="color: rgb(255, 0, 0);">3. Awakening...</span><br />Bunu kimin öyküsünden/romanından uyarlıyorlar bilemiyorum. Bir çok <a href="http://www.bilimkurgu2000.com/asp/KitapAra.asp?inSayfa=%3C&inText1=awakening&amp;inSecim=H&inTur=0">Awakening</a> var :)<br /><br /><span style="color: rgb(255, 0, 0);">4. Watchbird...</span><br />Robert Sheckley'in aynı adlı romanından.<br /><br /><span style="color: rgb(255, 0, 0);">5. The Discarded...</span><br />Bunun hakkında da bir bilgi bulamadım.<br /><br />Çoğu yerde yazılanlara göre 13 bölümden oluşacakmış seri. Kulislerde konuşulanlara bakılırsa -<span style="font-style: italic;">Hep bu cümleyi kurmak istemiştim :)</span>- ; Ray Bradbury, Isaac Asimov, H.G. Wells gibi ustaların öyküleri/romanları da filme çekilecekmiş. Hatta Asimov'un "SON SORU" isimli kısa öyküsünün filme alınacağı iddia ediliyor. Özellikle bunu izlemeyi çok isterim. Bu öyküyü Adalet Celbiş'in çevirisinden, şurada okuyabilirsiniz : <a href="http://artug.blogspot.com/2005/11/isaac-asimov-son-soru.html">Isaac Asimov - SON SORU</a><br /><br />Serinin sunuşunu, Stephen Hawking'in yapacağı belirtiliyor. Yapımcı Keith Addis, serinin <span style="font-style: italic;">Masters of Horror</span> serisindeki bir bölümde yaşandığı gibi sansüre maruz kalmayacağından emin olduğunu söylemiş. Ve bana ilginç gelen bir açıklama yapmış:<br /><br /><span style="font-style: italic;">" Serinin dili, görselliği ya da içerdiği seks öğeleriyle sansürlenecek bir yanı bulunmuyor. Zaten bu tür şeyler, seride kullandığımız gibi yüksek kalitedeki bilimkurgu eserlerinde herhangi bir önem de taşımıyorlar. Isaac Asimov hiçbir zaman sansürlenmedi. Bill O'Reilly'i, </span><span style="font-style: italic;">Robert Heinlein </span><span style="font-style: italic;">tahrik etmedi. Proctor&Gamble hiçbir zaman Ray Bradbury'ye karşı gerçekten kinlenmedi. Bu adamlar gerçekten zeki adamlardı. Fikirleri cesurdu ve bazıları gerçekleşti. ABC bize, olabildiğiniz kadar cesur davranın dedi. Kanal bu fikirlerden rahatsız olacak mı? Sonuçta bizden elimizdeki bu mükemmel kaynaklar kadar kışkırtıcı olmamızı isteyen onlar. "</span><br /><br />Beklemeye devam edelim.<br /><span style="font-weight: bold;">to boldly go where no one has gone before<br /><br /></span>Kaynak: <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=masters+of+science+fiction">ekşi sözlük</a>, <a href="http://www.scifi.com/scifiwire/index.php?category=0&id=35341">sci-fi wire</a><br /><br /><span style="font-weight: bold; font-style: italic; color: rgb(255, 0, 0);">Kişisel Dip NOT</span><span style="color: rgb(255, 0, 0);">:</span> Bradbury ve P&amp;G ilişkisi nedir, bilen var mı?</span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-116544889533589473?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com7tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1159963355327880452006-10-05T05:14:00.000+03:002006-10-05T07:49:01.906+03:00Plüton ve tanım karmaşası.Plüton, güneş sistemimizin en tartışmalı gök cismi ünvanını açık ara farkla alır sanırım. Keşfi öncesi olayların ve kişilerin bağlantıları da bir o kadar ilginçtir. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa; keşfin yapıldığı Lowell gözlemevini kuran ve ismini veren Percival Lowell'la, Asimov'un bir kitabının önsözünde ya da popüler bilim kitaplarından birisinde karşılaşmıştım ( <span style="font-style: italic;">Buldum. Dünya Dışı Uygarlıklar isimli kitabında geçmekte. İlginç bir şekilde kitap ayracını da tam o sayfada bırakmışım :) </span>). Percival Lowell matematikçi ve amatör bir astronomdu. Zengin bir ailenin üyesi olduğunu da eklemeliyim. Lowell, Arizona'da bir gözlemevi kurdu ve Mars'ı incelemeye başladı. İtalyan astronom Schiaparelli'nin gördüğünden daha fazla kanal buldu, yetmedi detaylı haritalarını çıkardı, yetmedi Mars'ta zeki varlıkların yaşamış olduğuna dair tam inancıyla, bunu bütün dünyaya yaymaya çalıştı. Hem de diğer astronomların, bu kanalların varlığını gözlemleyemediklerini, gerçek olamayacağı söylemlerini; "<span style="font-style: italic;">Sizin teleskoplarınız benim teleskobum kadar iyi değil ve gözlerim keskindir</span>" diye cevaplayarak. 1894'te Mars'la ilgili ilk kitabı yayınlandı. Bundan üç sene sonra da H.G. Wells'in, <a href="http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=RHBPZE0J628ZI2UN4MLG&referer=81036" title="ideefixe'de Dünyalar Savaşı">Dünyalar Savaşı</a> bir dergide tefrika halinde yayınlandı. Artık Marslıların varlığı bir gerçeklik halini almıştı.<br /><div style="text-align: center;"><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/1600/loww.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/320/loww.jpg" alt="" border="0" /></a><span style="font-weight: bold;">Lowell'ın Mars Kanalları Haritası</span><br /></div><span class="fullpost"><div style="text-align: center;"><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/1600/marskanal.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/320/marskanal.jpg" alt="" border="0" /></a><span style="font-weight: bold;"><a href="http://www.google.com/mars/about.html">Google Mars</a>'ta Mars Kanalları Haritası<br /></span></div>Mars üzerine bu kadar yoğunlaştıktan sonra Lowell, Neptün'ün yörüngesindeki dengesizliğin sebebi olarak başka bir gökcisminin var olabileceği düşüncesine sarılıp dokuzuncu gezegeni aramaya başladı. Yazık ki, bunu göremeden öldü. Lowell'ın Planet X olarak adlandırdığı Plüton, onun ölümünden ondört sene sonra Lowell gözlemevinde astronom Clyde Tombaugh tarafından bulundu. Zaten varlığına hemen hemen kesin gözüyle bakılan dokuzuncu gezegenimiz nihayet bulunmuştu. Tanımı yine değişebilecek olan gök cismimizin, isimlendirilmesinin de ilginç bir hikayesi var. Mars'ın uydularından Fobos ve Deimos'un isim babası olan Henry Madan'ın onbir yaşındaki yeğeni Venetia Phair; Roma mitolojisinde kendini görünmez yapma yeteneği bulunan yer altı tanrısı Pluto'yu ( Y<span style="font-style: italic;">unan mitolojisinde: Hades</span>) önerir. Bu önerisi Oxford'dan Arizona'ya bildirilir, Tombaugh'da ismin Percival Lowell'ın isminin ilk harfleriyle başlamasından dolayı uygun bulur. Plüton isminin kısaltması olarak da P-L kullanılmaktadır. Bu ufaklığın sayesinde daha Türkçe nasıl isimlendireceğimizi bulamadan, Plüton'un gezegenlik kariyeri sonlandı. TDK'ya göre Plüton, eski astronomlara göre Plüto, mitolojinin Türkçesine göre Pluton. Ama artık pek de önemi kalmadı, artık kendisini 134340 ön adıyla anabiliriz.<br /><div style="text-align: center;"><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/320/Pluto_system_2006.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/320/Pluto_system_2006.jpg" alt="" border="0" /></a><span style="font-weight: bold;">Plüton, yakında Plüton'la birlikte 'ikiz cüce gezegen' ilan edilebilecek, 1978'te keşfedilen uydusu 'Charon' ve 2005'te keşfedilen diğer iki uydusu 'Nix' ve 'Hydra'</span><br /></div>1930'da bilimkurgunun altın çağında yapılan böylesi bir keşif, bilimkurgu yazarlarını da bu yeni gezegene yönlendirdi ister istemez. <a href="http://www.sfsite.com/%7Esilverag/pluto.html">Bu linkten</a>, Plüton'un yer aldığı roman ve öykülerin hepsini görebilirsiniz. Sanıyorum ben Plüton'la sadece, Heinlein'ın '<a href="http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=IBXZSTZIKU4S9FT3KRZI&referer=81036" title="ideefixe'de Uzay Elbisemle Yolculuğa Hazırım">Uzay Elbisemle Yolculuğa Hazırım</a>' isimli romanında karşılaştım. O romanda Plüton, uzaylıların kumanda merkeziydi; dünyaya en uzak -bilinen- gezegen olması ve boyutunun da çok büyük olmaması dolayısıyla Plüton'u seçtiğini düşünüyorum Heinlein'ın. Sanıyorum boyutu dolayısıyla, diğer roman ve öykülerde de daha büyük işlevler yüklenmemiştir.<br /><br />Gezegen nedir? Benim gibi, astronomiyle ilgisi olmayan herhangi birisine sorsanız sanırım şu cevabı alırsınız; Kendi etrafında ve bir yıldızın etrafında dönen büyük kütleli gök cismi. Ama astronomların daha net tanımlar yapması şarttır ve yaptılar da. Her bilim dalı gibi astronomi de kendi tanımlamalarına sahip ve yine her bilim dalı gibi, astronomi de hipotezlerin çürütülmesi, yeni bilgilerin elde edilmesi sonucu tanımlamalarını değiştirir. Plüton'un '<span style="font-style: italic;">gezegen</span>' ünvanının '<span style="font-style: italic;">cüce gezegen</span>' olarak değiştirilmesi tüm yurtta ve dünyada <span style="font-style: italic;">esefle karşılandı</span>, nedense? Bilim yüceltilirken bir nokta atlandı sanıyorum. Ya da bunu algılama becerisini gösteremedi insanoğlu. Bilim, tanrısal değildir. Bilimsel kanunlar tartışılmaz değildir, değişmez ya da geliştirilemez değildir, hele ki tanımlar hiç değildir. Sanırım bizler öncelikle, bilimin tanımını netleştirmeliyiz. ekşi sözlükte "matarama su ko"nun bir entrysinden alıntı yapacağım; '<span style="font-style: italic;">yanlışlanabilen şeye bilim denir</span>'. Ufak bir düzeltmeyle; '<span style="font-style: italic;">yanlışlanabilme <span style="font-weight: bold;">şansı sunulan</span> şeye bilim denir</span>' desem hata mı etmiş olurum? Büyük bir ihtimalle, evet :) Bu konu benim bilgim ve görgümün çok üzerinde, o yüzden bu konuyu kapatıp, benim gezegen tanımımdan daha geçerli olan tanımlamaya bakalım. Hoş bu gezegen tanımı, 16. yüzyıla kadar yapılan tanımlamalardan daha doğru :)<br /><div style="text-align: center;"><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/1600/NewSolarSystem2.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/320/NewSolarSystem2.jpg" alt="" border="0" /></a><span style="font-weight: bold;">Şu anki bilgilerimiz ışığında Güneş Sistemimizin son hali :)</span><br /></div><a href="http://www.iau2006.org/mirror/www.iau.org/iau0603/index.html">IUA ( Uluslararası Astronomi Birliği )</a> 2006 Ağustos'unda Prag'ta yaptığı toplantının sonucunda gezegen tanımını şu hale getirdi;<br /><ul><li>Güneşin yörüngesinde dönen</li><li>Kendi yerçekiminin oluşturduğu gücü karşılayabilecek yeterli kütleye sahip olan ve hemen hemen yuvarlak bir şekle sahip</li><li>Kendi yörüngesiyle kesişen, kendisinden daha kütleli başka bir gökcismi olmayan gökcisimlerine gezegen denilir</li></ul>Cüce Gezegen tanımında, ilk iki madde aynıdır, son madde ; "Kendi yörüngesiyle kesişen, kendisinden daha kütleli başka bir gökcismi olan ve uydu olmayan gökcisimlerine cüce gezegen denilir." olarak değişmekte. <span style="font-style: italic; font-weight: bold;">Cleared </span><span style="font-style: italic;">or</span><span style="font-style: italic; font-weight: bold;"> not cleared the neighbourhood around its orbit</span>. Gezegen olmakla cüce gezegen olmak arasındaki ince çizgi işte bu. Bunu da şöyle formüle etmişler; Gezegen ayırıcı ( Planetary discriminant ) µ = Gezegen adayı gökcisminin kütlesi / Gezegen adayı gökcisminin yörünge bölgesinde kalan diğer gökcisimlerinin kütlesi<br />Güneş Sistemimizdeki gezegen ve cüce gezegenlerin µ değerleri şöyle;<br /><br />Merkür: 9.1×10<sup>4</sup><br />Venüs: 1.35×10<sup>6</sup><br />Dünya: 1.7×10<sup>6</sup><br />Mars: 1.8×10<sup>5</sup><br />Ceres: 0.33 ( Cüce )<br />Jüpiter: 6.25×10<sup>5</sup><br />Satürn: 1.9×10<sup>5</sup><br />Uranüs: 2.9×10<sup>4</sup><br />Neptün: 2.4×10<sup>4</sup><br />Plüton: 7.7×10<sup>−2</sup> ( Cüce )<br />Eris: 0.10 ( Cüce )<br /><br />Bu tanım da yakın zamanda değişikliğe uğrayabilir, Plüton'un uydusu kabul edilen Charon, Plüton'la beraber ikiz cüce gezegen sıfatına kavuşabilir. Yani Plüton'un değeri gün geçtikçe azalıyor :)<br /><br />Geçmişten bugüne güneş sisteminnde kaç gezegen var sorusuna verilen farklı yanıtlara bakarak bu değişimlerin doğallığını daha iyi anlayabiliriz.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">1543</span> - Altı gezegen (Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter ve Satürn)<br /><span style="font-weight: bold;">1781</span> - Yedi gezegen (Uranüs eklenerek)<br /><span style="font-weight: bold;">1807</span> - Onbir gezegen (Ceres, Pallas, Juno ve Vesta eklenerek)<br /><span style="font-weight: bold;">1845</span> - Oniki gezegen (Astraea eklenerek)<br /><span style="font-weight: bold;">1846</span> - Onüç gezegen (Neptün eklenerek)<br /><span style="font-weight: bold;">1851</span> - Yirmiüç gezegen! (Hebe, Iris, Flora, Metis, Hygiea, Parthenope, Victoria, Egeria, Irene ve Eunomia eklenerek)<br /><span style="font-weight: bold;">1852</span> - Sekiz gezegen!(Ceres ve diğer göktaşları silinerek)<br /><span style="font-weight: bold;">1930</span> - Dokuz gezegen (Plüton eklenerek)<br /><span style="font-weight: bold;">2006</span> - Sekiz gezegen (Plüton çıkartılarak)<br /><br />Tanımın değişmesi, orada bir gökcisminin var olmadığı ya da yok sayıldığı anlamına gelmiyor. Hatta, Nasa'nın geçen Ocak ayında yolladığı Yeni Ufuklar sondası; Jüpiter'in yerçekiminden yararlanıp Plüton'a ulaşmak, sonrasında Charon ve Kuiper kuşağını izlemek için yoluna devam ediyor. 2015 yılında Plüton'la ilgili bugüne kadar bilmediğimiz her şeyi öğrenmiş olacağız. 2020 yılında da Kuiper kuşağını göreceğiz. Bakalım daha neleri keşfedip, neleri değiştireceğiz?<br /><br />Son bir şey; Plüton'un cüce gezegen olmasına gösterilen tepkilerden biri. Oldukça eğlenceli :)<br /><a href="http://bokum.blogspot.com/2006/10/plutondan-selam-var_04.html">LINK</a></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-115996335532788045?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com3tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1159697965096450952006-10-01T10:41:00.000+03:002006-10-01T13:19:25.170+03:00Humans Need Help<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/1600/AlienCelebrities.jpg"><img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/320/AlienCelebrities.jpg" border="0" /></a>Discovery Channel yeni bir programı yayına koydu; Sci-Fi Zone. Şu ana kadar sadece bir bölümünü izleme fırsatı bulabildim ve açıkcası hayal kırıklığı yaşadım. Ve anlayabildiğim kadarıyla sadece bir hafta süren bir programdı bu. Benim izlediğim bölümde; İskoçya'nın bir şehrindeki UFO vakaları anlatılıyordu. Sıkıcı ve yüzlerce kez işlenmiş bir konuyu, sıkıcı bir şekilde işlemişlerdi. Enteresan bir de site hazırlamışlar. <a href="http://www.humansneedhelp.com">www.humansneedhelp.com</a> Bu sitede göze çarpan mizahi yaklaşım, -her ne kadar DNA'ın yanına yaklaşamasa bile- hoşuma gitti. Bizim teknolojik oyuncaklarımızın ortaya çıkışında, bilimkurgu ve "uzaylı"ların etkisini yine mizahi bir şekilde sunuyorlar. Ama açıkcası güzel bir fikiri kötü kullanmışlar. Ayrıca siteden "uzaylı"lara mesaj da yollayabilirsiniz. Discovery Channel Ekim ayında -hangi uydudan gönderileceğini bilemiyorum- bu mesajları Mars'a doğru yollayacakmış. Voyager sondasıyla yollanan "Sayın Türkçe bilen kardeşlerimiz, sabahı şerifleriniz hayr' olsun" sesli mesajından sonra bu mesajlarda neler olabileceğini düşünmek bile istemiyorum :)<br /><br /><span style="color:#ff0000;"><strong>Dip NOT:</strong></span> Voyager sondasıyla yollanan sesli mesajlar çok kısa bir süre içerisinde Carl Sagan'ın başkanlığında bir ekip tarafından hazırlanmış. Sesli mesajların hemen hepsi Cornwell Üniversitesi mensupları tarafından okunmuş. Sagan'a göre daha uzun bir zaman olsaymış, dünya üzerinde konuşulan dillerin tümünden kayıt yapacaklarmış. Voyager sondasıyla yollanan mesajları dinlemek için: <a href="http://voyager.jpl.nasa.gov/spacecraft/languages/languages.html">Greetings From Earth</a><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-115969796509645095?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com3tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1158278275262502672006-09-15T01:56:00.000+03:002006-10-25T19:38:11.426+03:00Üç boyutlu hologramlar.Star Wars'da Prenses Leia tarafından R2-D2'ya yüklenen mesajın, Luke Skywalker tarafından ilk görüldüğü anı hatırlar mısınız? Birden bire boşlukta beliren prensesin görüntüsü ve sesi. Ne kadar etkileyiciydi, daha teknolojinin evlerimize girmediği günlerde, hayalini zor kuracağımız bir gelişimi sunuyordu bize. Sanıyorum benim gibi pek çok insanın aklının bir köşesinde hep o sahne kalmıştır ve gerçekleşeceğini görebilecek miyiz diye düşünmüştür. Bilimkurgu ürünlerindeki hayali teknolojilerin birer birer gerçekleşmeye başladığını görmek nedense mutlu ediyor beni.<br /><br /><center><object height="319" width="263"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/GGaFJYi-z80"></param><param name="wmode" value="transparent"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/GGaFJYi-z80" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" height="319" width="263"></embed></object><center>Gorillaz & Madonna 2006 Grammy</center><br /><br />Bu seneki Grammy ödüllerinde Gorillaz ve Madonna'nın sahne şovunda ilk defa gerçekten başarıyla uygulanmış hologramlar gördük( En azından ben ilk defa gördüm :) ). İlk izlediğimde hilesi nedir diye düşündüm uzun müddet. Göz yanılmaya çok müsait bir organ ve bu kadar kaliteli bir görüntüyü üç boyutlu olarak yaratamayacaklarına emindim. Artık değilim, bugün olmasa bile gelecekte mutlaka üç boyutlu olarak da yaratılacaklar. O sahne şovunda yaratılan hologramlar iki boyutluydu, biz üç boyutlu olarak algıladık. İnce metal bir tabaka üzerine yansıtılan görüntülermiş onlar, bu sistemin gerçek üç boyutlu hologramlar yaratması zor görünüyor. Ancak şimdilik görsel kalitesi daha düşük olsa da, geleceği daha parlak görünen, bir hava tabakasına yansıtmayla hologram oluşturan bir sistem daha var. Bu sistemin ileride, daha yoğun bir gaz tabakasına, farklı noktalardan projektörler vasıtasıyla görüntü göndermesi sonucu gerçek üç boyutlu hologramların uygulanabileceğini düşünmek zor değil. Bunu hesaplayacak bir işlemcinin ve istenilen açıda, istenilen yoğunlukta, birbirini kesmeden farklı renklerde ışık yollayabilecek projektörlerin gelişmesi ne kadar sürecek bilemiyorum. Ne işe yarayacağını hiç bilemiyorum. Ama umarım görebilirim.<br /><br /><center><object height="319" width="263"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/7zRmffRIifE"><param name="wmode" value="transparent"><embed src="http://www.youtube.com/v/7zRmffRIifE" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" height="319" width="263"></object></center><div style="text-align: center;">Heliodisplay</div><br />Link: <a href="http://www.io2technology.com/salesinquiry.htm">Heliodisplay</a><br />Link: <a href="http://www.eyeliner3d.com/index.html">Musion Eyeliner</a><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-115827827526250267?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com3tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1155564267846872592006-08-14T16:57:00.000+03:002006-08-14T17:07:43.163+03:00Bütün öyküler bilimkurgu öyküleri gibi yazılsaydı?Şans eseri bulduğum, bazı bilimkurgu yazarlarının sıklıkla başvurduğu teknolojiyi açıklama tarzlarıyla eğlenen bir öykü. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Language_Construction_Kit">Mark Rosenfelder</a> tarafından yazılmış. Oldukça hoşuma gitti, geleceğin bilimkurgu yazarlarına da ufak bir ders olur :-)<br /><br />Öykünün orijinalini <a href="http://www.shrovetuesdayobserved.com/flight.html">bu sayfadan</a> okuyabilirsiniz.<br /><br />Roger ve Ann'in San Fransico'da Sergey ile buluşması gerekiyordu.<br /><br />"Trenle mi, buharlı gemiyle mi, yoksa uçakla mı gitmeliyiz?" dedi Ann.<br />"Trenler çok yavaş ve buharlı gemiyle bütün Güney Amerika'yı geçmemiz aylar sürebilir, uçakla gideceğiz" diye cevapladı Roger.<br /><br />Roger kişisel bilgisayarını kullanarak merkezi ağa bağlandı ve kimliği doğrulanırken beklemeye başladı. Bir iki tuşa basarak elektronik bilet sistemine bağlandı ve gideceği yerin kodlarını girdi. Kısa bir süre sonra bilgisayar o yöndeki bütün uçuşları listeledi ve Roger en yakın uçuşa iki bilet aldı. Kişisel hesabındaki dolarlar anında biletlerin karşılığını ödemişti.<br /><br />Şehir mono ray sistemini kullanarak uçakların kalktığı havaalanına ulaştılar. Ann, onu hiçbir genetik değişime ihtiyaç duymadan çekici gösterecek hafif, polikarbon bazlı yapay kumaştan tişört ve koyu mavi dokuma kumaş pantolondan oluşan seyahat kıyafetlerini giydi. Zaten çekici olan kahverengi saçlarına dokunmadı.<br /><br />Havaalanınına vardıklarında Roger kimlik belgelerini havayolu şirketinin görevlisine uzattı. Görevli kendi bilgisayarından bilgileri kontrol etti ve Roger ile Ann'in uçağa geçebilmelerini sağlayacak uçuş belgelerini hazırladı. Bütün uçuşlardan önce yapılan güvenlik kontrolüne girdiler. Uçakta onlardan ayrı, basıncı eşitlenmemiş alanda yolculuk edecek bagajlarını başka bir görevliye teslim ettiler.<br /><br />"Sence pervaneli bir uçak mıdır? Yoksa şu yeni jetlerden birisi midir?" diye sordu Ann.<br />"Kesinlikle bir jettir" diye cevap verdi Roger. "Pervaneli uçakların modası çoktan geçti. Diğer taraftan roket mühendisleri hala deneysel çalışmalar yapabiliyor. Dediklerine göre roket teknolojisi geliştiğinde uçuşların süresi bir saati bulmayacak. Halbuki biz jetle dört saate yakın uçacağız."<br /><br />Kısa bir süre bekledikten sonra diğer yolcularla beraber uçağa götürüldüler. Uçak yüzlerce metre uzunluğunda, parlak kanatlarında dört adet jet motoru bulunan devasa bir çelik yığınıydı. Pilot kabinine göz attılar. İki pilot uçağı uçurabilmeleri için gerekli alet yığınını inceleyerek konuşuyordu. Roger uçağı kendisinin uçurmak zorunda olmamasına sevindi. Böyle bir şeyi becerebilmek için yıllarca sürecek zorlu bir eğitim gerekiyordu.<br /><br />Şaşırtıcı derecede büyük yolcu alanında yumuşak koltuklar ve 11 km. yükseklikten, saatte 800 km. hızla giderken manzarayı izleyebileceğiniz pencereler yer alıyordu. Tavanda kabin içindeki basıncı eşitlemek ve stratosferin soğukluğundan korunmak için basınçlı hava üfleyen havalandırma kanalları vardı.<br /><br />Uçak kalkmadan önce; "Biraz gerginim" dedi Ann.<br />"Endişelenecek bir şey yok" diye teskin etti onu Roger, "Bu uçaklar sürekli uçuyorlar. Kara taşıtlarıyla yolculuktan daha güvenli bir yolculuk yapacağız."<br /><br />Roger, Ann'i teskin etmesine rağmen, pilot uçağı yerden kaldırıp yeryüzünden uzaklaşana dek gergin olduğunu kendisine itiraf etmeliydi. Roger ve diğer yolcular uzun süre pencerelerden dışarıyı seyrettiler. Zorlukla da olsa, aşağıdaki evleri, çiftlikleri ve hareket eden araçları ayırt etmeyi başarıyordu.<br /><br />"Tahminimden daha fazla insan San Fransisco'ya gidiyor" dedi Roger.<br />"Belki bazıları başka yerlere gidiyordur." diye cevapladı Ann. "Biliyorsun her yerden uçakla taşımacılık yapmak büyük bir maliyet. Bu yüzden transfer noktaları oluşturuldu, ufak şehirlerden gelenler önce bu transfer alanlarına geliyor ve oradan diğer yerlere ulaşıyorlar. Şanslıyız ki sen bizi doğrudan San Fransisco'ya götürebilecek bir uçuş buldun"<br /><br />San Fransisco havaalanına vardıklarında havayolu şirketinin görevlileri bagajların doğru kişilere verildiğinden emin olmak için kullanılan numaralı etiketleri kontrol ederek onlara teslim etti.<br /><br />"Başka bir şehre geldiğimize inanmak zor geliyor" dedi Ann. "Sadece dört saat önce Chicago'daydık."<br />"Daha şehirde değiliz" diye düzeltti Roger. "Olası kazaların zararını azaltmak ve büyük miktarda boş alana duyulan ihtiyaç dolayısıyla şehrin dışında yapılmış olan havaalanındayız. Ufak bir araç bulup şehre gideceğiz."<br /><br />Hidrokarbon enerjili yer taşıtlarından birine binmek için kuyruğa girdiler. Elektronik ödeme yapılamayacak kadar düşük bir ücret olduğundan taşınabilir madeni dolarlarla ödeme yaptılar. Sürücü aracını şehre yöneltti. Sadece 100 km hızla gitmesine rağmen, araç beton yol yüzeyinden sadece bir metre yüksekte gittiği için daha hızlı gidiyorlarmış hissine kapıldılar. Roger Ann'e baktı, hızın onu uyaracağını düşünüyordu ama Ann yolculuğun keyfini sürüyor gibiydi. Zeki olduğu kadar oyunbaz bir kadın!<br /><br />Sonunda sürücü aracı durdurdu, varmışlardı. Kendi kendine açılan elektronik kapılar Sergey'in evine hoşgeldiniz der gibi açıldılar. Bütün yolculuk yedi saatten az sürmüştü.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-115556426784687259?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com4tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1154003108112283272006-07-27T15:12:00.000+03:002007-05-02T17:43:18.618+03:00Amora Ketçap reklamı<center><object width="425" height="335"><param name="movie" value="http://www.dailymotion.com/swf/3P3GZzQfPEAMu2bNU"></param><param name="allowfullscreen" value="true"></param><embed src="http://www.dailymotion.com/swf/3P3GZzQfPEAMu2bNU" type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="335" allowfullscreen="true"></embed></object><br /></center><br /><br />1940lardan itibaren başlayan, bilimkurgunun altın çağı sayılan dönemin bilime sadık yazılı ürünlerinin karşısında duran; daha çok gerilim, cinsellik, fantezi üzerine kurulu bilimkurgu sinemasından esinlenerek hazırlanmış bir reklam. Çok hoşuma gitti. Güzel bir fikir, başarılı bir reklam. Reklam kampanyasının bir bölümü bu izleyeceğiniz video. Bunun dışında nükleer savaş ve mutasyona uğramış bir örümcek üzerine kurgulanmış iki reklam filmi daha var, bulabilirsem onları da koyacağım.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-115400310811228327?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1153857218839752312006-07-25T22:53:00.000+03:002006-07-31T01:47:50.090+03:00Geleceğin Şehirleri IIBilimkurgu türündeki eserlerin çoğu, -<i>doğaları gereği</i>- gelecek ön görülerinde bulunurlar. 100 yıl sonra dünya, 1000 yıl sonra uzaydaki koloniler, 10000 yıl sonra galaksiler arası federasyon. Bu ön görülerin bazıları bugün bildiklerimiz ışığında yaşanabilecek gelişmeleri tahmin olarak değerlendirilebilir, bazıları ise tam anlamıyla fantezidir. Ama hemen hemen hepsi, insanoğlunun korkularından, ümitlerinden, cesaretinden, budalalığından, zekasından, kısaca insanoğlunun '<i>ortak tarihinden</i>' izler taşımaktadır. Gelecek ön görülerinde yaratılan şehirlerin de bu birikimden ve gününün şartlarından etkilenmeden oluştuğunu düşünmek kanımca yanlış olacaktır.<br /><br />Bir önceki yazıda ( <i>bkz. <a href="http://artug.blogspot.com/2006/02/bilimkurgu-temalar-gelecein-ehirleri-i.html">Bilimkurgu Temaları; Geleceğin Şehirleri I</a> </i>) bilimkurgu türünün ilk ortaya çıktığı dönemde dünyayı değiştirmeye başlayan Sanayi Devrimi'nin nasıl oluştuğuna, bu devrimi tetikleyen faktörlere ve bu devrimin etkilerine dair kısa bir giriş yapmıştım. Bu yazıda ise bilimkurgu ürünlerindeki şehirleri -<i>kabaca</i>- kategorilere ayırıp, tarihsel sırasına göre ilk görülen şehir kurgusuyla devam edeceğim.<br /><br /><span style="color:#ff0000;">+</span>METROPOLLER <br /><span style="color:#ff0000;">++</span>MODERN BABİLLER <br /><span style="color:#ff0000;">+++</span>KÜRE ŞEHİRLER <br /><span style="color:#ff0000;">++++</span>YERALTI ŞEHİRLERİ<br /><span style="color:#ff0000;">+++++</span>SINIRSIZ ŞEHİRLER<br /><span style="color:#ff0000;">++++++</span>BİNA ŞEHİRLER<br /><br /><b><span style="color:#ff0000;">+</span>METROPOLLER</b><br /><br />Metropol; Yunanca metera(<i>ana</i>) ve polis(<i>kent</i>) kelimelerinin birleşmesiyle oluşan metropolis kelimesinin Fransızca'dan dilimize geçmiş halidir. Metropol tanımı içine girebilecek şehirleri belirleyecek ölçütler biraz muğlaktır. Ama nüfus yoğunluğunun en önemli ölçüt olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 1940lardan itibaren bilimkurgu ürünlerinin çoğunda bu modern ana kent yapılaşmaları sıklıkla görülmekte. Ancak bu kurguyu ilk işleyen kişi Jules Verne'dir ve bunu 19 yaşındayken, 1863'te yapmıştır. 1863 yılında bugünkü modern metropollere yakın bir şehir tasvirini nasıl gerçekleştirdi Jules Verne? Jules Verne'in çağının ilerisinde olduğu aşikar. Ama sadece bununla açıklamak biraz saflık olacaktır. "<i>20. Yüzyılda Paris</i>" isimli romanı, 1863 yılında yayıncısı P.J. Hetzel tarafından şu sözlerle reddedilir; " <i><b>Azizim Verne, peygamber bile olsanız, günümüzde getirdiğiniz vahye inanacak adam çıkmaz</b></i>. " İlk baskısı ancak 1994'te yapılabilen bu romanda tasvir edilen Paris'i incelemeye başlamadan önce, o dönemin Paris'ine ve Avrupa'sına biraz göz atalım.<span class="fullpost"><br /><br /><b>19. Yy. ilk yarısı, İngiltere</b><br /><br />19. Yy.'da Avrupa savaşlar ve ihtilallerle boğuşurken, ada ülkesi İngiltere bu olaylardan en az zararı görerek Sanayi Devrimi'nin lokomotifi oldu. Hem adanın içindeki nüfus hareketleri, hem de kıtlık, yoksulluk gibi nedenlerden İrlanda ve Avrupadan aldığı göçler yüzünden şehirleşme problemiyle daha erken yüzleşmek zorunda kalan İngiltere'de, Londra başta olmak üzere bütün şehirlerinde keşmekeş hakimdi. Kanalizasyon sistemlerinin yokluğu ya da yetersizliği yüzünden yaşanan salgınlar, hava kirliliği yüzünden artan diğer sağlık problemleri, asayişin sağlanamaması yüzünden artan cinayet ve hırsızlıklar, geçinmek için başka yol bulamayan kadınların fahişeliğe yönelmesi, insanlık dışı çalışma şartları, çocuk işçiler vd. şehirlere hakim olan `<i>olağan</i>` görüntülerdi. Sosyal sınıflar arasındaki uçurumların iyice ortaya çıktığı bu dönemde ailesinin Machester'daki fabrikasına giden <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Friedrich_Engels">Engels</a>, Almanya'ya dönüşünde yazdığı; <i>İngiltere'de 1844 Yılında İşçi Sınıfının Koşulları</i> adlı kitabında şöyle der: " <i>Modern toplumun yoksul tabakaya muamelesi tamamen rezilliktir. Onlar, havası temiz kırsal bölgelerinden, havası kirli büyük şehirlere koyun sürüsü gibi sürüldüler.</i> ". Engels'in gözlemi çok doğruydu, ilerleyen dönemlerdeyse üst tabaka -<i>kendi istekleriyle</i>- kırsala göç edecekti.<br /><br />1830'da insan taşımacılığı için şehirler arası ilk demir yolu -<i>tahmin edebileceğiniz gibi</i>- İngiltere'de kuruldu (<i> bkz. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Liverpool_and_Manchester_Railway">Manchester-Liverpool Demir yolu</a> </i>), 1836'da Londra-Greenwich arası kurulan demir yolunu takiben kurulan diğer demir yollarıyla Londra'yı İngiltere'nin her köşesine bağlayan demir yolu ağının temelleri atıldı -<i>bütün yollar Londra'ya çıkar</i>-. Demir yoluyla insan taşımacılığının uygulanabilir bir sistem olduğunu kavramaları sayesinde, Londra'nın `<i>olağan</i>` görüntüsünden kaçmak isteyen kalburüstü insanlar için daha havadar, daha temiz banliyöler -<a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=suburban"><i>suburban</i></a>- yaratılmaya başlandı ve şehrin merkezi sürekli artan nüfusa; daha düşük sosyal statüdeki insanlara, fakir işçilere ve göçmenlere bırakıldı. Tabi artan sadece nüfus değildi, artan iş hacmi yeni ofislere, yeni depolara ihtiyacı doğuruyordu. Bu da ister istemez şehrin sirkülasyonunda bir artış ve trafik sorununun başlaması demekti. Bu sorunu aşabilmek için, 1850'de <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/London_Underground">Londra metrosu</a> için çalışmalar başladı ve 1863'te, -<i>Verne'in romanını yazdığı tarihlerde</i>- ilk hat hizmete açıldı.<br /><br /><b>Dünya Sergileri</b><br /><br />19.Yy. ortalarından itibaren sanayileşen ülkeler, gövde gösterisi yapabilmek ve ürünleri için yeni pazarlar bulabilmek amacıyla Dünya Sergileri -<a href="http://www.expomuseum.com/"><i>Expo</i></a>- gerçekleştirmeye başladı.<br /><br /><div align="center"><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/1600/800px-Crystal_Palace_from_the_northeast_from_Dickinson%27s_Comprehensive_Pictures_of_the_Great_Exhibition_of_1851._1854.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/320/800px-Crystal_Palace_from_the_northeast_from_Dickinson%27s_Comprehensive_Pictures_of_the_Great_Exhibition_of_1851._1854.jpg" alt="" border="0" /></a><b>Crystal Palace</b><br /></div>İlk Dünya Sergisi 1851'de Londra'da düzenlenen '<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Great_Exhibition">The Great Exhibition</a>'dır. 16 hafta gibi kısa bir sürede, çelik ve camdan prefabrik olarak inşa edilen <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/The_Crystal_Palace">Crystal Palace</a>, yapı üretim sürecinde yeni bir kapıyı araladı. Bu ilk Dünya Sergisi'ne 28 ülke katıldı.<br /><br /><div align="center"><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/1600/palaisext.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/320/palaisext.jpg" alt="" border="0" /></a><b>Palais d'Industrie<br /><br /></b></div>İkincisi, 1855'te Paris'te düzenlenen '<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Exposition_Universelle_%281855%29">Exposition Universelle</a>'dir. Bu sergide katılımcı ülke sayısı 34'e çıktı. Crystal Palace, İngiltere'nin sanayi devi olarak geldiği konumun, yapı üretimine yansımasıydı; fabrikasyon dökme demir parçaların montajıyla oluşmuştu. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Palais_d%27Industrie">Palais d'Industrie</a> ise geleneksel taş işçiliği ve fabrikasyon dökme demir parçaların montajıyla, karma bir yapım sistemiyle uygulanmıştı.<br /><br /><b>Paris'in Yeniden İnşası</b><br /><br />1848 Devrimi'ne kadar İngiltere'de sürgünde bulunan <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Napoleon_III#Demise">III. Napoleon</a>, devrimden sonra Fransa'ya döndü ve kurulan 2. Cumhuriyet'in Başkanı oldu. 1848-1852 yılları arasında devam eden 2. Cumhuriyet'i, -<i>büyük amcasının izini takip ederek</i>- sona erdirdi ve imparatorluğunu ilan etti. 1870 yılına kadar II. Fransız İmparatoru olarak Fransa'yı idare etme şansını yakalayan Napoleon III, İngiltere'de sürgünde geçirdiği dönemden edindiği izlenimlerle, Londra'ya benzeyen Paris'i; Fransa endüstrisinin, sanatının, biliminin, eğlencesinin ve devrimlerin başkentini yeni baştan yaratmaya karar vermişti. Bunun için bir hukukçu olan ve daha önce Bordeaux Valiliği yapmış, otoriter <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Baron_Haussmann">Baron Haussmann</a>'dan daha uygun birisi olamazdı.<br /><br />Haussmann göreve gelir gelmez, III. Napoleon'un da tam desteğiyle önceliği finansman sağlanmasına ve hukuki düzenlemelere verdi. İngiltere'de kamu, sadece yol ve altyapının planlamasını yapıp -<i>bir kısmını finanse ederek uygulatmasının dışında</i>-, geri kalan tüm konuları müteahhitlere bırakırken, Haussmann finansmanı tamamen devletin organize edeceği bir düzen kurdu. 26 Mart 1852'de de Parislilere, Paris'le ilgili yeni kararlar duyuruluyordu:<br /><ul><li>Kamu yararı için istimlaklar yapılacaktır.<br /></li><li>Bina sahipleri her on yılda bir cephelerini temizletecektir.</li><li>Paris'in sokakları ve binalar, kanalizasyon sistemine rahat bağlantı kuracak şekilde hizalanacaktır.</li></ul><div align="center"><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i36.photobucket.com/albums/e15/_r2/sehir/s02a.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://i36.photobucket.com/albums/e15/_r2/sehir/thumbs02a.jpg" alt="" border="0" /></a><b>Haussmann'ın yarattığı caddeler ve istimlak edilecek binalar</b><br /></div><br />Paris'in devrimler sırasında yaşadığı deneyimler, III. Napoleon ve Haussmann'ın planlarında önemli kararlar vermelerini gerektiriyordu. Bunlardan biri geniş caddeler yaratılmasıydı. Bu caddelerin planlanmasıyla ilgili Haussmann'ın görüşü; ana tren hatlarını ( <i>Şehrin kuzey, güney, doğu ve batısında yer alan garları</i> ) birbirine bağlamak ve şehrin havasının temiz kalmasını sağlamak olsa da çoğu Parislinin görüşü; barikat kurulmasını engellemek ve topçu birliklerinin rahat sevkiyatını sağlamak için uygulandığıydı.<br /><br /><div align="center"><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i36.photobucket.com/albums/e15/_r2/sehir/groen5.gif"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://i36.photobucket.com/albums/e15/_r2/sehir/thumbgroen5.gif" alt="" border="0" /></a><b>Cadde ve kanalizasyon planları</b><br /></div><br />Haussmann'ın düzenlemesinde Parislilerin canını sıkan sadece bu değildi. Üst tabakanın banliyölere kaçtığı İngiliz kentlerinin aksine Haussmann'ın Paris'i, bu tabakayı şehrin merkezinde tutmak için çaba gösteriyordu. Yaratılan geniş caddelerin bir yan etkisi olarak şehrin merkezinde yer alan arsaların bedellerindeki artış, sadece zengin insanların şehir merkezinde mülk edinebilmesine yol açıyor ve Parislilerin gözünde bir sosyal ayrımcılığın oluştuğu izlenimi doğuyordu. Aynı zamanda sürekli devam eden istimlaklar şehrin sosyal hayatını da -<i>ister istemez</i>- sekteye uğratıyordu.<br /><br />Haussmann şehri güzelleştirme hamleleri de yapıyordu; kaldırımlar, aydınlatmalar, banklar, çeşmeler, süs havuzları, Vincennes ve Boulogne korularında oluşturulan park alanları vd. Paris'in çehresini değiştiriyordu. Haussmann apartmanları olarak anılan ve tek düze, neredeyse birbirinin aynı neoklasik cephelere sahip -<i>fakat Haussmann'ın genel Paris planına uygun biçimde</i>-, dönemin konut ihtiyaçlarına cevap veren planlarda konutlar, istimlak edilmiş yerlerde beş kat yüksekliğinde uygulanıyordu. Bu konutların genel özelliği; zemin katlarda dükkan, kafe vb., balkonlu katlarda üst tabaka, balkonsuz katlarda orta tabaka ve çatı katında da hizmetlilerin yerleşmiş olmasıydı. Şehrin yenilenmesinde Haussmann'ın belirttiği gibi; geometri ve grafik tasarım, mimarlıktan daha etkin bir rol oynamaktaydı.<br /><br /><div align="center"><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" jpg=""><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://i36.photobucket.com/albums/e15/_r2/sehir/thumbs07b.jpg" alt="" border="0" /></a><b>Haussmann Apartmanlarından bir kesit</b><br /></div><br />Haussmann'ın Paris'i yeniden inşa faaliyetleri on binlerce Parislinin evlerini terk etmesine ve yüz binlerce Parislinin taşınmasına neden olurken, gerçek anlamda planlı, modern ilk Avrupa şehrini de ortaya çıkartmıştı. Paris'in 20. yüzyıldaki gelişimini de bu planlama belirledi. 20. Yüzyıl başlarında oluşan Güzel Şehir Hareketi ( <i>City Beatiful Movement</i> ) akımının esin kaynaklarından biri oldu. Kısacası "Sanayi Devrimi"nin şehirleşme pratiğindeki dönüm noktalarından birisiydi.<br /><b><br /><span style="color:#ff0000;">UYARI: </span> Yazının bundan sonraki kısımlarında, Verne'in romanından bazı alıntılar yer almaktadır. </b><br /><br /><i><b>Yirminci Yüzyılda Paris</b></i><br /><br />Verne'in 1960lar için kurguladığı Paris'e; 1852'den itibaren başlayan yeniden yapılanmanın Verne tarafından rötuşlanarak yirminci yüzyıla uyarlanmış finali de denilebilir. Haussmann'ın geniş caddelerin yeterli kalacağını düşündüğü ulaşım sorununun çözümü için, şehrin içinde dört halkadan oluşan bir şehir içi demir yolu ağı yerleştirir, bu dört ana hattı da ara hatlarla bağlayarak bütünleştirir. Verne demir yolu ağını yerden yükseltmeyi uygun bulur; kolonlar üstünde ve binaların ilk katıyla aynı yükseklikte kurgular. Paris'in geniş caddeleri üzerinde, biri gidiş, biri geliş olmak üzere iki ayrı yola sahip, binaların birinci katlarına yerleştirilmiş istasyonları olan, caddeleri araba ve yayalara bırakan, aynı zamanda da yayaları yağmurdan koruyan, hızlı bir toplu taşıma sistemi. Bu sistem ilk olarak -<i>romandan yedi sene sonra</i>- 1870 yılında New York'ta uygulandı. Sanırım <b>aklın yolu</b> gerçekten <b>bir</b>.<br /><br /><div align="center"><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://i36.photobucket.com/albums/e15/_r2/sehir/SoSide_small1.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://i36.photobucket.com/albums/e15/_r2/sehir/thumbSoSide_small1.jpg" alt="" border="0" /></a><b>New York'ta uygulanan yükseltilmiş demir yolu</b></div><br />Verne büyük bir başarı ile, daha sadece elektrokimyasal ve elektrostatik yöntemlerle üretilebilen -<i>fakat araştırmaların yoğun olduğu</i>- elektrik enerjisinin kullanımının yaygınlaşacağını ön görmüştür. "<i>Yirminci Yüzyılda Paris</i>"te havagazı lambalarının yerini elektrik ampulleri alır. Şehrin tamamını aydınlatan bu ampuller için gereken enerji, hidroelektrik santralindeki türbinler vasıtasıyla üretilmektedir. Gerçekteyse ilk hidroelektrik santral ancak 1882'de Amerika'da açılacak ve sadece 250 ampulü aydınlatabilecek kapasitede üretim<br />yapabilecekti. Verne şehri elektrikle beslerken, Paris'in yeniden inşası sırasında hazırlanan havagazı altyapısını yok etmeyerek havagazı istasyonları kurguladı. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Etienne_Lenoir">Lenoir</a>'in geliştirdiği içten yanmalı gaz motorunu tekerlekli araçlara uygulayarak arabalar, kamyonlar ön gördü ve Paris'in caddelerinde at arabalarının üstünlüğünü sona erdirdi. Ancak yük taşımacılığını da her metropolde olduğu gibi kısıtlamaktan geri kalmadı. Verne'in Paris'inde kamyonlar saat sabah ondan sonra trafiğe çıkamıyordu.<br /><br />Romandan kısa bir alıntı :<br />" Güneşinkine eş parlaklıkta ışıklarla aydınlatılmış bu bulvarlar; sokakların gürültüyü yutan asfaltı üzerinde seyreden bu binlerce araba; bu saraylar kadar zengin ve görkemli mağazalar, ovalar kadar geniş meydanlar; içlerinde yirmibin konuğun krallar gibi yaşayıp ağırlandığı bu dev oteller; bu ince ve narin kemerler, uzun zarif galeriler, sokaktan sokağa atlayan köprüler; nihayet akıl almaz bir hızla havayı yarıyormuş gibi görünen bu ışıl ışıl trenler...Atalarımızdan biri bütün bunları görse ne derdi acaba? "<br /><br />Pek yabancı gelmiyor değil mi?<br /><br />M.Ö. 1. yüzyılda <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Vitruvius">Vitruvius</a>, "<a href="http://www.perseus.tufts.edu/cgi-bin/ptext?lookup=Vitr.+1.preface+1"><i>mimarlık üzerine on kitap</i></a>"da şöyle yazmıştı: “Roma’nın muazzam büyüklüğü nedeniyle çok sayıda konut gerekmektedir. Toprak, bu nüfusun tümünün zeminde yerleşebileceği kadar çok değildir. Bu durum bizi konutları göğe doğru yükseltmeye zorlamaktadır.” Vitruvius'un bu ön görüsü Sanayi Devrimi'ne kadar pratiğe dökülememişti. Hem nüfus yoğunluğu fazla değildi, hem de içinde barınılacak yüksek yapılar yapmaya yeterli teknoloji yoktu. Paris özel örneğinde ve diğer sanayileşen şehirlerde toprağın değerinin artması; yükselmeyi zorunlu kılıyordu, ama yine de Verne'in romanını yazdığı dönemlerde beş kattan daha yüksek konutlar üretilmiyordu. Verne'in romanında binaların kaç katlı olduğu tam olarak belirtilmez, fakat birisi şehir merkezinde, diğeri banliyöde olmak üzere iki binanın en az oniki ve dokuz katlı olduğu belirtilir. Şehir merkezinde yer alan oniki katlı apartmanın bir iniş çıkış odası, -<i>güvenlik sistemine sahip </i><i>ilk </i><i>asansör 1857 yılında New York'ta uygulanmışt</i>ı- yoktur. Banliyöde yer alan dokuz katlı apartmanda ise asansör vardır. Bu apartmanlarda tasvir edilen konutların her ikisi de küçük birer odadır, birisinin tam alanını da verir Verne: 16 metrekare. Odaların içinde hiçbir donatı, ıslak hacim vs. yoktur, dönemin işçi sınıfının yaşadığı konutlardan farklı değildir bu tasvirler. 20. yüzyıl boyunca -<i>hatta kısmen halen</i>- devam eden konut sorunu için çözüm üretmekte Verne'de çaresiz kalmıştır.<br /><br /><br />Roman, genç şair Michel'in sanayinin ve endüstrinin yüceltildiği bir devirdeki romantik yalnızlığının üzerine kurulu. Yayıncının önsözde belirttiği gibi, olası parlak bir hukuk kariyerini bırakıp edebiyata yönelen Verne'in kendisi gibi, karamsar ama umutlu bir karakter. Dönemini eleştirmekten geri kalmaz Verne, sanayinin ve kapitalin yüceltilip sanatın küçümsenmesine karşı durur. Yukarıda saydığım ön görülerinin dışında daha pek çok farklı teknolojik ön görüde de bulunur. Çoğunluğu da gerçekten ilerleyen yıllarda uygulanmıştır. Kitabı okuyacak olursanız, bu ön görüleriyle, döneminin mukayesini rahatlıkla yapmanıza olanak verecek dip notlarlardan heyecan duyacağınızı düşünüyorum. <br /><br /><center><a href="http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=D48KKECZAY6YPL8B3WH8&amp;referer=81036"><img src="http://i36.photobucket.com/albums/e15/_r2/genel/20yyparis.jpg" /></a></center><br />Bilimkurgunun en önemli öncülünü bir kez daha saygıyla selamlıyorum. Serinin devamında metropol örneklemelerine devam edeceğim; bazı şehirleri birden çok kategoriye sokabileceğimi fark ettiğimden biraz karışık bir ilerleme olacağını tahmin ediyorum, mazur görün. Aşağıda; alıntı yaptığım (<i>yukarıda verdiğim bağlantılar dışındaki</i>) diğer kaynakları görebilirsiniz.<br /><br /><span style="font-weight: bold;">KAYNAKLAR:</span><br /><br /><a href="http://www.muraterginoz.com/haussman.htm">Murat Aykaç Erginöz</a> ( Prof. Michel Carmona'nın; Paris'in dönüşümü-Haussmann kitabının çevirmeni. )<br /><a href="http://civicdesigncenter.org/policy-Gaston.html">Nashville Civic Design Center</a><br /><a href="http://www.kentplanci.net/">Kentplancı.net</a> ( Prof. Dr. Ayşe Nur Ökten'in Kent Sosyolojisi ders notları )</span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-115385721883975231?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com3tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1153069370079424682006-07-16T19:54:00.000+03:002006-07-25T23:03:56.503+03:00Kuzgun"İthaki Yayınları"nın forumlarına üye oldum. Forum kullanıcıları kendi aralarında ufak yarışmalar düzenliyorlar. Dört resim vererek, bu resimler üzerine kurgulanacak bir öykü yazalım demişler. Ben de bir resim seçtim, -<span style="font-style: italic;">seçtiğim resmi </span><a href="http://www.wilde-reise.de/1b33Perraultschaurig.jpg"><span style="font-style: italic;">buradan görebilirsiniz</span></a>-. Resimdeki kuş parçaları bana Poe'nun Kuzgun şiirini anımsattı ve bu ikisini birleştirerek aşağıda okuyacağınız öyküyü yazdım. Bilimkurgu değil, fantastik denilebilir.<br />İyi okumalar.<br /><br /><br /><p class="MsoNormal" style="text-align: center;" align="center"><span class="postbody">Açıverince kepengi, eski devirden kalma </span><br /><span class="postbody">Azametli bir kuzgun </span><br /><span class="postbody">Kanat çırpıp sallanarak adım attı </span><br /><span class="postbody">İçeriye; </span><br /><span class="postbody">Ne bir selam verdi ne bir an durdu ya da </span><br /><span class="postbody">Oturdu; </span><br /><span class="postbody">Ama bir Lady'nin ya da Lord'un edasıyla </span><br /><span class="postbody">Tünedi kapımın üstüne- </span><br /><span class="postbody">Oda kapımın üstünde bir Pallas büstüne kondu- </span><br /><span class="postbody">Konup oturdu hepsi bu. </span><br /><br /><span style="font-style: italic;" class="postbody">Edgar Allan Poe - Kuzgun</span><span style="font-weight: bold;" class="postbody"> </span></p><br />Martina öleli dört sene olmuştu. Doğumda ölmüştü, bebeklerinin yüzünü görmüş, gülümsemiş ve son nefesini vermişti. Anasız beş çocuk, yitip giden eşinin arkasından eriyen, kaybından çocukları sorumlu tutan, onlardan nefret eden koca. Acının sefaleti, sefaletin acıyı getirdiği dört sene ve Vlad yine tek başına, içki şişesinin başında, Martina'nın anısına bir kadeh daha içiyordu.<br /><br />Pencereden gelen tıkırtı dünyaya döndürdü Vlad'ı. Önemsemedi başta; "Sarhoşum" dedi içinden. Ama ses kesilmedi, tık tık tık. İnce ve derinden geliyordu, sanki kafasının içinden. Sandalyesinden doğrulmaya çalıştı ama doğrulmak yerine sandalyesiyle yerde buldu kendisini. Okkalı bir küfür salladı, kendisine mi, kaderine mi, sandalyeye mi orası belirsizdi. Ellerini döşemeye dayadı, emekleyerek pencereye yaklaştı. Çürümeye yüz tutmuş pervaza tutundu ve ayağa kalktı. Sendeliyordu, zorlukla açtı pencereyi. Bir kuzgun karşısında duruyor, kanatlarını açıyor, sessizce adımlıyordu denizliği. Eliyle itirdi kuşu; "Kışt, kışt, uğursuz hayvan. Defol buradan!" Kuzgun umursamaz görünüyordu, gözlerini Vlad'ın gözlerine dikmiş bakıyor ve adımlamaya devam ediyordu. Vlad kuşun bu kararlığı karşısında geriye çekilmekten daha anlamlı bir yol bulamadı, yavaşça geriye doğru bir adım attı, kuzgun da içeriye. Bir adım daha geriye, bir adım daha içeriye.<br /><br />Pervazın ucunda durdu kuzgun, kendine gelmeye çalışan Vlad'tan gözlerini ayırmadan. Vlad büyülenmiş gibi bakıyordu kuzguna. İçine işleyen, yüreğini dağlayan bu bakışı tanıyordu. "O"ydu, dönmüştü Vlad'a. Gerçek miydi, yoksa şeytan oyun mu oynuyordu? Umursamıyordu Vlad, "o" dönmüştü ya, varsın oyun oynasın şeytan. Ağzından zorlukla döküldü kelimeler; "Beni bir daha terk etme". Kuzgun cevap verdi; "birdahaasla".<br /><br />Ayakta duramadı daha fazla, yere çöktü gözyaşlarını akıtarak. Söz verdi bildiği bütün tanrılara, onu bir daha kaybetmeyecekti, asla. Bu mutluluğa dayanamadı , sızıp kaldı olduğu yerde. Kuzgun kanatlarını açtı yeniden, içeriye süzüldü Vlad'ın yanına. Tebessüm ediyordu sanki baktıkça Vlad'a. İzledi bir müddet onu, sonra yine kanat çırptı. Çocukların odasına geldi, yatağın ucuna kondu, şefkatli bakışlarla izlemeye başladı çocukları...<br /><br />Vlad uyandığında hava ağarmak üzereydi. Başı çatlıyordu, geceyi hatırladı. Gerçekten görmüş müydü, dönmüş müydü Martina, yoksa rüyada mıydı? Pencereye baktı hala açıktı, uçup gitmiş miydi yoksa? Ayağa kalktı, pencereye yanaştı dışarıya baktı. Hiçbir iz yoktu "o"ndan. Çocukların yanına gitmek istedi, belki çocuklar da görmüştü analarını, belki bilirlerdi nerede olduğunu. Masadan lambayı aldı ve odaya yaklaştı, beşi de uyuyordu hala. Ne kadar da masumlardı, bunca yıl onları suçlamakta ne kadar da hatalıydı. Yanlarına yaklaştı, kanı çekildi birden, gözlerine inanamadı. Çocukların elinde ve yatakta kuzgunun, "o"nun parçaları; nefretle bağırdı Vlad;"İblisin dölleri, nasıl kıydınız ona bir daha?" Çocuklar duymuyordu onu, masum yüzlerinin arkasında sakladıkları şeytani ruhları huzurla dinleniyordu.<br /><br />Vlad mutfağa gitti, bulabildiği en keskin bıçağı aldı eline bildiği bütün küfürleri sıralayarak. Gözlerinden yaş boşanmıyordu, sadece öfke vardı içinde; kendine, tanrılara, şeytana, çocuklara. Odaya döndü ilk çocuğunu yakaladı ve acımasızca kesti boynunu. Kan boşanıyordu çocuktan, gözyaşlarını tutamıyordu Vlad, ikinci çocuğunu da yakaladı, üçüncüyü de, dördüncüyü de, sonuncuyu da. Her yanı çocuklarının kanına bulandı Vlad'ın; kuzgunun parçalarını topladı gözyaşları içinde, kucağına aldı bütün parçaları, sarıldı ona son kez. Bıçağı son kez kullandı, yere düştü koca bedeni, bir gülümseme yayıldı yüzüne, Martina'ya kavuşacaktı sonunda. Daha ruhu bedenini terk etmemişti ki ancak cehennemden gelebilecek bir kahkaha duydu, arkasından da alevlerin içinden çıkıp gelen sesi; "Krallığıma hoşgeldin Vlad"<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-115306937007942468?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com6tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1151759844578235562006-07-01T16:13:00.000+03:002006-07-01T22:09:12.253+03:00Bohemian Rhapsody<center><object width="319" height="263"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/umqdBrzoMBo"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/umqdBrzoMBo" type="application/x-shockwave-flash" width="319" height="263"></embed></object></center><br /><br />Queen'in Bohemian Rhapsody şarkısına, Star Trek film ve dizilerinden alınan parçalarla hazırlanmış bir klip. Benim, Alan Parson's Project'in I Wouldn't Wanna Be Like You şarkısı için hazırladığım <a href="http://artug.blogspot.com/2006/02/roboklip.html">klip</a>ten çok daha başarılı, kıskanmamak elde değil.<br /><br />Bir grup bilimkurgusever bu tür klipler hazırlamışlar. Youtube'da <a href="http://www.youtube.com/results?search=pagesbar&search_type=search_videos&search=Search">PagesBar</a> aratması yaptığınızda hepsine -<span style="font-style:italic;">Star Trek ve Babylon 5 ağırlıklı</span>- ulaşabilirsiniz.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-115175984457823556?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com4tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1151449763821106782006-06-28T01:34:00.000+03:002006-06-28T15:02:41.633+03:00The Robot Hall Of Fame 2006 SonuçlarıCarnegie Mellon Üniversitesi'nin düzenlediği ve robotların insanlığa olan katkısına dikkat çekmek için verilen ödüllere bu sene;<br /><br /><span style="font-style: italic;">Gerçek</span> robotlardan:<br /><br /><a href="http://www.robothalloffame.org/06inductees/aibo.html"><span style="font-weight: bold;">AIBO</span></a> ( Sony'nin ürettiği robot köpek )<br />ve<br /><a href="http://www.robothalloffame.org/06inductees/scara.html"><span style="font-weight: bold;">SCARA</span></a> ( Yamanashi Üniversite'sinde 1978 yılında üretilen endüstriyel robot kol )<br /><br /><span style="font-style: italic;">Kurgu</span> robotlardan:<br /><br /><span style="font-weight: bold;"><a href="http://www.robothalloffame.org/06inductees/david.html">David</a>,</span> ( A.I. filminin çocuk <a href="http://artug.blogspot.com/2006/01/robotlar-ve-yapay-zeka-xi.html" title="R2-D2'da A.I.">android</a> kahramanı )<br /><a href="http://www.robothalloffame.org/06inductees/maria.html"><span style="font-weight: bold;">Maria</span></a> ( Metropolis filminin<a href="http://artug.blogspot.com/2005/11/robotlar-ve-yapay-zeka-iv.html" title="R2-D2'da Metropolis"> gynoid</a>i )<br />ve<br /><a href="http://www.robothalloffame.org/06inductees/gort.html"><span style="font-weight: bold;">Gort </span></a>( The Day The Earth Stood Still filminde, dünya dışından gelen Klaatu'nun yardımcı <a href="http://artug.blogspot.com/2006/02/roboklip.html" title="R2-D2'da T.D.T.E.S.S.">robot</a>u )<br /><br />layık görüldü.<br /><br />Benim için biraz hayal kırıklığı oldu. <a href="http://artug.blogspot.com/2005/11/robotlar-ve-yapay-zeka-v.html" title="R2-D2'da R. Daneel Olivaw">R. Daneel Olivaw</a>'ın bu listede yer almasını bekliyordum açıkcası. Sanıyorum R. Daneel Olivaw'ın görsel hiçbir materyale sahip olmaması onu bu ödülden mahrum bırakıyor ve korkarım bırakmaya devam edecek. ( HAL gibi konuştum :)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-115144976382110678?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com4tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1151444940663812562006-06-28T00:38:00.000+03:002006-06-28T00:49:00.680+03:00Görünmez kaza!<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/1600/IMG_0703.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/320/IMG_0703.jpg" alt="" border="0" /></a><br />Uzun bir aradan sonra yeniden basketbol oynamaya başlamıştım ki küçük bir şanssızlık yaşadım ve başparmağımı sakatladım. Başparmağın ne kadar önemli bir rolü olduğunu hiç düşünmemişim daha önce :) Yaklaşık bir haftadır mouse tutamıyorum, klavyede sol elle yazıyorum, sağ elimle hiç bir şeyi tutamıyorum. En zorlandığım konu giyinme-soyunma kısmı. "Tek elle giyinmek ne kadar zor olabilir ki?" dedim ilk başta, zormuş! Bir müddet güncelleyemeyeceğim bloğu, ancak bir yazı bitmek üzereydi belki yakında onu gönderebilecek duruma getiririm. En kısa zamanda yeni yazılarla görüşmek üzere.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-115144494066381256?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1149548031911689392006-06-06T01:29:00.000+03:002006-07-31T22:49:32.000+03:00Bilimkurgu Öykü YarışmasıTürkiye Bilişim Derneği tarafından düzenlenen yarışmanın yedincisi için 30 Ağustos'a kadar öykü yollayabilirsiniz. Geçmiş yarışmalara ait öykülerden bazıları, Bilimkurgu Öyküleri ismiyle Remzi Kitabevi tarafından basılmış. En kısa zamanda alıp okumalı.<br /><br />Yarışma ile ilgili detaylar: <a href="http://www.tbd.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=20&tipi=2&amp;sube=">Türkiye Bilişim Derneği</a><br />Bilimkurgu Öyküleri : <a href="http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=Y89M8WU3B2FSMN3VO3AW&referer=81036">IDéEFIXE</a><br /><br /><br /><span style="color: rgb(255, 0, 0);">Düzeltme ( 31/07/06 ) :</span><br />Öykülerin son gönderilebileceği tarih 01 Ağustos 2006 ymış!? Beni uyaran Başak sayesinde haberdar oldum. Sadece benim yazıma güvenip yarışmaya hazırlananlar varsa özür dilerim :(<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-114954803191168939?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com4tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1148818521835553232006-05-28T15:09:00.000+03:002006-05-28T15:16:20.446+03:00Yeni Tasarım.Blogun arka plan renginin siyah olması dolayısıyla, yazıların bazen zor okunduğunu dile getirenler olmuştu. Bu yüzden arka plan rengini değiştirmeye karar verdim. Ve <a href="http://isbn9760806.blogspot.com/">Barış Erkol</a>'un yeni banner tasarımını, eski bannerın yerine koydum. Umarım değişiklikleri beğenirsiniz. Özellikle Barış'ın hazırladığı banner benim çok hoşuma gitti. <br /><br />Yakın bir zaman diliminde Bilimkurgu Temaları başlıklarına devam edeceğim. Bir de kendi meşrebimce kitap önerilerinde bulunacağım. Uzun zamandır iş ve başka konular yüzünden üvey evlat muamelesi gören blogu tekrar canlandırmanın zamanı gelmişti. :)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-114881852183555323?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com3tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1143545636083136362006-03-28T14:26:00.000+03:002006-03-28T14:33:56.096+03:00Huzur içinde yatsın<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/1600/lemfoto2.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/320/lemfoto2.jpg" alt="" border="0" /></a><br />Okuduğum ilk bilimkurgu kitabının yazarı ( çocukluğumda okuduğum Jules Verne'leri saymazsam ), her kitabıyla beni benden alan Stanislaw Lem hayatını kaybetti.<br /><br />Hepimizin başı sağolsun.<br /><a href="http://www.ntv.com.tr/news/366841.asp">Kaynak</a><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-114354563608313636?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1142648424359510572006-03-18T04:06:00.000+02:002006-03-18T04:20:24.376+02:00Kitabevi reklamı.<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/1600/kaspen%20prague%20anagram%20two.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/320/kaspen%20prague%20anagram%20two.jpg" alt="" border="0" /></a>Son zamanlarda bilgisayarın başına -neredeyse- sadece çalışmak için geçtiğimden, oturup da uzun uzadıya <span style="font-weight: bold; font-style: italic;">bilimkurgu temaları</span> üzerine yazamıyorum. 2-3 hafta içerisinde bu yoğunluğumun biteceğini ve nihai hedefime yol almaya devam edebileceğimi umuyorum.<br /><br />Bilgisayara bakmaktan sıkılmış olduğumdan, eski aşkım kitaplarıma geri dönmek benim için iyi oldu. Uzun zamandır her şeyi internet üzerinden takip etmek, monitörden kitap okumak gibi sapkınlıklarımdan(?) kurtulabileceğimi zannetmiyorum ama en azından, bir süreliğine de olsa kitabın dokusunu ve keyfini sürmeye devam edeceğim, aldığım bu motivasyonla. Bir de düşük cümle kurma sevdamdan kurtulabilsem ne güzel olurdu. ahh<br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/1600/kaspen%20prague%20anagram%20one.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5626/996/320/kaspen%20prague%20anagram%20one.jpg" alt="" border="0" /></a><a href="http://elmaaltshift.blogspot.com/">elma+alt+shift</a> blogunda gördüm ve hayran kaldım. Bir kitabevi için hazırlanan reklamlar. Görsel olarak kitap, bundan daha iyi anlatılamaz sanıyorum. İleride bir kitabevi açarsam, bu adamlarla çalışırım kesinlikle :-)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-114264842435951057?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1141827466463918412006-03-08T16:09:00.000+02:002006-03-08T16:19:24.056+02:00Jack LondonBilimkurgu blogunda Jack London'ın ne işi var diye soranlarınız olacaktır muhakkak.<br />Hemen cevaplayayım; bir iki kısa öyküsü ve anti-ütopyası burada yer edinmesi için yeterli.<br /><br />Bunun yanı sıra tamamen kişisel bir nedenle de burada. İlk okuduğum roman; Jack London'ın "Deniz Kurdu"dur. Çocukluğumda denizlere açılma isteği vermiştir bana. Her limanda bir sevgili önermesiyle birleşince Jack London'ın maceraperest kahramanlarıyla kendimi özdeşleştirmeye çalışmam kaçınılmaz bir sonuçtu :-)<span class="fullpost"><br /><br />ekşi'den birisinin attığı bir mesajla tekrar hatırladım kendisini. İyi de oldu. Aşağıda yer alan linkten Jack London'ın hemen hemen tüm eserlerine ( kısa öyküleri dahil ) göz atma fırsatınız var. Bilimkurgu olmasa da özellikle Lost Face ( Yüz Karası ) okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Eğer ingilizce kasamam diyorsanız, Dost Kitabevi'nin "Babil Kitaplığı" serisinde çıkan Jack London kitabını hararetle tavsiye ederim.<br /><br /><a href="http://london.sonoma.edu/Writings/">Jack London Kitapları ( İngilizce )</a><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-114182746646391841?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1140762775768071332006-02-24T08:32:00.000+02:002006-02-24T08:37:53.110+02:00Bilimkurgu Temaları; Geleceğin Şehirleri IÖncelikle Hugo Gernsback'in <b>bilimkurgu</b> için yaptığı tanımı bir kez daha hatırlatmak istiyorum: "<b><i>Bilimsel olgular ve kehanetlerle karışmış, düşsel, sürükleyici bir öykü... Bu şaşırtıcı öyküler yalnızca tutkulu okumalar olarak kalmamalı, aynı zamanda eğitici de olmalı. Bugün bizim için bilimkurgu olanların, yarın gerçekleşme olasılığı hiç de imkansız değildir</i>.</b>". Buna bir de <b>mimarlık</b> tanımını ekleyelim; en kaba tanıma göre: "<b><i>Belirli ölçü ve kurallara göre yapılar yapma sanatı</i></b>". Biraz açarsak: "<b><i>İnsanoğlunun bütün sanatsal ve bilimsel bilgi birikiminden yararlanarak belirli işlevler için yapı tasarlamak</i></b>" denilebilir. Tabi buna itirazlar da olabilir, mesela; niye belirli işlevler için, "<b><i>mimarlık boşluk yaratma sanatıdır</i></b>". Aynı bilimkurgu gibi tanımı, tanımsızlığı doğurur, sürekli bir gelişim ve değişim içindedir. İnsan yaşamının değişimi, mimari değişimi de getirir. Ya da bazen mimari, insan yaşamını değiştirir. Bilimkurgunun bazen bilime yön vermesi, bazen de bilimle yönlenmesi gibi. Bu uzun cümlelerin arkasında tek bir şey yatıyor; bilimkurgu ve mimarlık ikisi de kurgular. Birisinde bu kurguların ne zaman gerçekleşebileceği ya da gerçekleşeceği belirsizken, diğerinde ne zaman gerçekleşeceği, -<i>genelde. Ama her zaman değil. örn: <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Sagrada_Fam%C3%ADlia">La Sagrada Familia</a></i>- tam olarak neye benzeyeceği bellidir.<br /><br />Geleceğin şehirleri, bilimkurgu ürünlerinde genelde sadece birer arka plandırlar, çok nadiren ana tema olarak görülürler. Genelde sosyal yapıyı yansıtan bu arka plan şehirlerin, teknolojik uçuklukların sergilendiği birer sirk gibi gösterildiği de çoğunlukla görülür. <a href="http://www.yildiz.edu.tr">Yıldız Teknik Üniversitesi</a>'nden Erdal Devrim Aydın, Yapı dergisinin Kasım 2005 sayısında yayınlanan makalesinde Fifth Element filminin mimari arka planını incelemişti. Benim niyetim;<span class="fullpost"> bilimkurgu dünyasında yaratılan şehirleri kategorilendirerek incelemek. İlk akla gelen ve çok sık karşılaşılan; bir küreyle korumaya alınmış şehirler örneği gibi tekrarlanan farklı şehir yapılarını hem genel, hem de içindeki dişe dokunur yapılarıyla detaylı olarak -<i>kendi meşrebimce</i>- , mimari akımlarla, şehirciliğin gelişimiyle soslayarak sunmaya çalışacağım.<br /><br />Başlamadan önce; bilimkurgunun ilklerinin tarihlendiği <b>1800</b>lerdeki şehir yapılaşması üzerine biraz ahkam keseceğim. O dönemin şehir yapısının ve dolayısıyla sosyal yapıdaki değişimlerin, bilimkurgu yaratıcılarına ilham verip vermediğini daha iyi değerlendirebiliriz böylece.<br /><br />Daha önce <a href="http://www.simcitytr.com/">Simcity</a> oynayanlarınız varsa; bir şehir kurmanın, o şehri işler halde tutmanın ne kadar zor olduğunu hatırlarlar. Yollar, su, elektrik vd. altyapının oluşturulması, konut, üretim, ticaret bölgelerinin belirlenmesi, hastane, itfaiye, polis merkezi vd. kamu hizmetlerinin bölgelendirilmesi, şehrin cazip hale getirilmesi vs. vs. Bütün bunları planlamanın ve uygulamanın maddi yükünün yanına, zaten var olan bir şehrin üzerinde uygulama zorluklarını ve beklenmedik, geleceği belirsiz gelişme ve nüfus artışını eklerseniz; Sanayi Devrimi sırasında yaşanan sorunları daha rahat anlayabilirsiniz.<br /><br />Göçebe avcı toplumlardan, tarım toplumuna evrildiğimiz <b>M.Ö. 8000</b>lerden itibaren yerleşik düzene geçen insanoğlu, yavaş yavaş nüfusunun artmasıyla beraber şehirlerini kurmaya başladı. Fakat, tarım ve hayvancılıkta yaşanan ilerlemelerin sınırlı olması, savaşlar, hastalıklar vd. nedenlerle nüfus artış hızı çok büyük olamadı. Yavaş nüfus artışı, şehirlerin yaşayabileceği sorunları en alt seviyede tuttu ve Sanayi Devrimi'ne kadar bir iki özel durum haricinde şehirleri geliştirmek için büyük çabalara girmemize gerek kalmadı.<br /><br />Sanayi Devrimi ne getirdi de dünyanın, şehirlerin bütün düzeni değişti? Bu soruya geçmeden önce, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Industrial_revolution">Sanayi Devrimi</a>'nin oluşumuna katkıda bulunan diğer devrimleri incelemek gerekir. Öncelikli olarak Sanayi Devrimi'nin oluşumunun en önemli sebebin, <a href="http://www.bilimtarihi.gen.tr/index.php?bt=8">bilimsel devrim</a>; 17. Yy. başlarından itibaren, dinin etkisinden kurtulmaya başlayan bilimsel çalışmalar olduğu söylenilebilir. Ardından da, bilimsel gelişimin tetiklediği <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Timeline_of_invention">teknolojik buluşlar</a> ve Avrupa'da başlayan <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/British_Agricultural_Revolution">Tarım Devrimi</a>, Sanayi Devrimi'nin kapılarını açtı. ( Bu konularla ilgili, linklerden detaylı bilgi bulabilirsiniz. )<br /><br />Şehirlerin düzeni nasıl değişti? Sanayileşmeye başlayan ülkeler -başta İngiltere olmak üzere.- , tarımsal üretimdeki istihdam ihtiyacının azalmasına paralel, fabrikalardaki istihdam ihtiyacının artmasıyla nüfusun yoğunlaşmasına tanık oldular. <b><i>Avrupa'nın toplam nüfusu; 1750'de 140 milyon, 1800'de 180 milyon, 1850'de 270 milyon, 1900'de 400 milyona ulaştı. 1850 yılında, İngiltere'de toplam nüfusun %50sinden fazlası 100 bin ve daha fazla nüfuslu şehirlerde yaşamaya başlamıştı, Almanya bu orana 1900, Fransa 1930 yılında ulaşabildi. ( Doç. Dr. İhsan Bilgin, Yapı Üretiminde Ürün-Süreç İlişkisi, YTÜ Yayını 1994 ) </i></b>Özellikle taşımacılık açısından avantaj sağlayan liman kentlerinde, nüfus artışı inanılmazdı. Örneğin <a href="http://www.mersey-gateway.org/server.php?show=ConWebDoc.1216">Liverpool'da nüfus</a>; <i><b>1600lerde 2,000</b></i> , <i><b>1700lerin başında 6,000</b></i> , <i><b>1750'de 20,000</b></i> , <i><b>1790'da 53,853</b></i> , <i><b>1800lerin başında 80,000</b></i> , <i><b>1821'de 118,972</b></i> , <i><b>1831'de 205,416</b></i> , <i><b>1841'de 286,487</b></i> kişiye ulaşmıştı. 1850'de İngiltere'nin toplam nüfusunun, 1800'deki toplam nüfusunun iki katı olduğunu da eklersek, liman kentlerindeki muazzam büyümeyi daha iyi canlandırabiliriz gözümüzde.<br /><br />Şehirlere akın etmek zorunda kalan insanlara, barınabilecekleri yerleri yaratma zorunluluğu pek de önemsenmedi başlarda. Bunun da karlı bir yatırım olacağı anlaşılana kadar. Şehirlerin çevresinde bulunan tarlaların, tarımdan elde edilebilecek gelirden daha büyük bir gelir potansiyeli sunması, bu büyük arazilerin sahiplerini konut üretimine sevketti. Bu dönem, serbest piyasa dönemi olarak kabul edilmektedir ve 1920lere kadar sürmüştür. Bu dönem içerisinde, kamunun müdahelesi minumum seviyedeydi, bu yüzden de konut üretimi, tamamen arazinin maksimum ölçüde kullanılması prensibine dayanmaktaydı. Bu yüzden de çoğu zaman sağlıkla ilgili zorunluluklar göz ardı edilebiliyordu. Örneğin Rochdale'de 10 bin konut birimine, 750 WC düşmekteydi. ( her birimde en az üç kişi yaşadığını düşünürseniz, toplama kamplarından pek farklı olmayan bir yerleşim görebilirsiniz. )<br /><br />Toprağın değeri artarken yayılmak yerine, yükselmenin yolları da aranmaya başladı. Çelik üretim tekniklerindeki gelişme, su pompa sistemlerinin geliştirilmesi , asansör sistemlerinin bulunması, gökdelen yapımının önünü açtı ve özellikle Amerika'da -başlıcaları New York ve Chicago'da- yaygınlaştılar. Gökdelenler aynı zamanda kentin gücünü de temsil etmekteydi ve tabiki gökdelenin sahibi şirketin de. Bunun yanında, gelişen yeni ulaşım araçları, elektrik, havagazı gibi diğer altyapı değişimleri de şehirlerin planlanmasında büyük değişimler geçirmesini zorunlu kılıyordu. Bu yeni altyapı donatıları da şehre prestij sağlayan önemli özelliklerdi.<br /><br />Nüfus yoğunluğundaki artış, sadece şehirlerin görüntülerini değil, sosyal yapılarını da büyük ölçüde değiştirdi. Suç oranında yaşanan artışlar, tifo gibi salgın hastalıklar, küçülen aileler, zor çalışma şartları, çocuk işçiler vd. anti-ütopyaların gerçek dünyadaki görünümleri oldular uzun müddet.<br /><br />Şimdilik bu kadar, serinin devamında bilimkurgu yazarlarının şehirlerini, yarattıkları dönemlerle beraber incelemeye başlayacağım, ara ara bir iki eklenti de olacaktır muhakkak.<br /><br /></span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-114076277576807133?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1139494955012741932006-02-09T15:46:00.000+02:002006-02-20T02:58:29.763+02:00RoboKlip<center><br /><object height="263" width="319"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/lNuOXG2gk5A"><br /><embed src="http://www.youtube.com/v/lNuOXG2gk5A"type="application/x-shockwave-flash"height="263"width="319"></object><br /></center><br /><br /><span style="font-weight: bold;">Alan Parsons Project</span>'in "<span style="font-style: italic;">I, Robot</span>" albümünde yer alan "<span style="font-style: italic;">I Wouldn't Want To Be Like You</span>" şarkısının üzerine koyduğum bilimkurgu filmlerinden parçalarla hazırladım.<br /><br />Görsel muhteviyat:<span class="fullpost"><br /><span style="font-weight: bold;">.The Day The Earth Stood Still</span> ( <a href="http://www.imdb.com/title/tt0043456/">imdb</a> )<br /><span style="font-weight: bold;">.<a href="http://artug.blogspot.com/2006/01/robotlar-ve-yapay-zeka-xi.html" title="r2-d2'da tron">Tron</a></span> ( <a href="http://www.imdb.com/title/tt0084827/">imdb</a> )<br /><span style="font-weight: bold;">.<a href="http://artug.blogspot.com/2005/04/bicentennial-man-irobot-kar.html" title="r2-d2'da bicentennial man">Bicentennial Man</a></span> ( <a href="http://www.imdb.com/title/tt0182789/">imdb</a> )<br />İyi seyirler...</span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-113949495501274193?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com4tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1139277927867396222006-02-07T04:03:00.000+02:002006-02-20T03:00:28.996+02:00Asimov'un uyarısı.<center><object height="263" width="319"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/eYU3UWJKOPs"><embed src="http://www.youtube.com/v/eYU3UWJKOPs" type="application/x-shockwave-flash" height="263" width="319"></object></center><br />Ne zaman kaydedildiğini bilmiyorum. Onlarca kitabını okuyarak, hem bilgilendiğim, hem de ufkumu açan bu adamı görmek ve duymak ilginç bir duyguydu.<br /><br />Kısaca özetliyorum: <span class="fullpost">Öncelikle bilgisayar devriminin öneminden bahsederek, daha önceden geliştirdiğimiz makinelerin bizden kol gücü gerektiren işlerin yükünü aldığını, bilgisayarların da beyinsel yükümüzü alacağını ve bunun aslında insanoğlu için büyük bir aşağılama olduğunu ama bizi özgürleştirdiğini söylüyor. Biraz incinen gururumuzu okşayarak; ama bilgisayarlar da içgüdüye sahip olmayacak, bizim gibi yaratıcı olmayacaklar diyor. Bilimkurgu dünyasının "<span style="font-style: italic;">insan görünümünde metalik yaratıklar</span>" olarak sunduğu robotların gerçek dünyada karşılığı olduğunu hatırlatarak, ileride bu robotların gelişip, bizim kişisel kölelerimiz, hizmetçilerimiz, uşaklarımız olarak dünyamızda yer edinmeye başladıkları dönemlerde yaşanabilecek sorunları hatırlatıyor "<span style="font-style: italic;">Zorluklar yaşayacak mıyız? Şüphesiz. Hoşumuza gitmeyecek şeyler olacak mı? Şüphesiz.</span>". Bu dönem için şimdiden düşünmeye başlamamız gerektiğini ilginç bir benzetmeyle; "<span style="font-style: italic;">otomobiller ortaya çıktığında, otomobillere göre bir dünya oluşturamadık ve şu an otomobilimizi park edecek yer aramakla uğraşıyoruz</span>" açıklıyor ve gelecek için şimdiden önlem alıp hazırlanmamız gerektiği uyarısını yapıyor.<br /><br />2006'da bu söylediklerini "ee biliyoruz zaten" diye umursamayabiliriz belki, ama 1940lardan beri robot denilince akla gelen ilk isim olan bu adamın umursanmaması hata olur.</span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-113927792786739622?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com2tag:blogger.com,1999:blog-12001610.post-1138244248763889042006-01-26T05:01:00.000+02:002006-02-20T03:01:15.133+02:00Hülya Bu Ya..."<span style="color: rgb(255, 0, 0);">im</span>" yayınlarından çıkan, <a href="http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=DIPP7ZOBQB7B6NLGXHCU" title="ideefixe'de satışta, 2YTL civarı" target="_blank"><span style="color: rgb(255, 0, 0); font-style: italic;">Türk Bilimkurgu Öyküleri</span></a> adlı kitabı okumaya başladım geçen gün. Kitabın ilk öyküsü, <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Refik_Halit_Karay" title="Vikipedi'de Refik Halit Karay" target="_blank">Refik Halit(d) Karay</a>'a ait. Adı; "<span style="color: rgb(255, 0, 0); font-style: italic;">Hülya Bu Ya...</span>". Açıkcası şaşırtıcı bir öykü, önce ne okuyorum ben diye duraksadım ama öykünün adı (Tabi bu konuda kesin bir bilgim yok, gazetedeki köşesinde tefrika halinde yayınladığı bir yazı da olabilir.) duraksama süremi kısalttı. Karay, Kurtuluş Savaşı'nı ve onu yöneten Ankara hükümetini hicvetmenin bir yolu olarak bu öyküyü yazmış. Öyküden bir iki alıntı yapacağım:<br /><br /><br /><span class="fullpost"><br />.... "Ankara'da mevsim yoktur" dedi. "Birtakım bilimsel usuller sayesinde, atmosferde daimi bir sıcaklık teminine muvaffak olduk, yeraltındaki kalorifer toprağı ısıtır ve elektrik makineleri göğe sıcaklık verir, hatta burada yağmur ve kar yağmaz, gündüz ve gece olmaz! İstiklal ilan edileli geceler gündüz oldu!"<br /><br />Hayretler içinde, "Nasıl, ne suretle?" diye sordum.<br />Muhatabım, "Pek basit." dedi, "mühendislerimiz bir akümülatör icat ettiler, gündüzleri güneşin ışıklarını topluyor, biriktiriyor, geceleri özel aletler vasıtasıyla havaya neşrediyorlar. Aydınlık hep aynıdır. Yağmur bulutlarını ise, bir nevi elektrik makineleri sayesinde şehre düşmeden evvel topluyorlar, muayyen bir saatte, herkes uykuda iken, yalnız lüzumu olan yerlere, bilimsel olarak ne kadar lazımsa o miktar döküyorlar.......<br /><br /><br /><br />...... "Mamafih aceleye lüzum da yoktu, zira burada kimsenin malına kimse elini sürmez!"<br />"Neden?"<br />"Neden olacak, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey bir makine geliştirdi, nasıl röntgen içimizi görüyorsa bu makine de ruhumuzu görürü, ruhumuzun fotoğrafisini alır ve `karakterli, karaktersiz` diye insanları ikiye ayırır. Karaktersizlerin şehire girmeye hakkı yoktur.".......<br /><br /><br /><br />......Rehberim izahat verdi, "Burada hamama girme müddeti yıkananın keyfine göre değildir; banyonun vücuda temas eden bir yerinde Sıhhiye Vekilimiz Adnan Bey'in icat ettiği bir tabip makinesi vardır, kendiliğinden bir anda, insanı muayene eder ve kalbine, bünyesine, mizacına göre suyun derecesini, hamamın saatini kararlaştırır.<br />Uyku için de böyledir; yatağınızın bir tarafına asılı olan tabip cihazı uykunuzu kafi görünce başınızın ucunda bir çalgılı saat, gayet latif, ruhnevaz milli bir beste çalar, güftesi Ziya Gökalp'indir.<br /><div style="text-align: center;">Tavşan uyur, Türk uyumaz<br />Çalışmaya vaktimiz az<br />Uyuma Türk! Uyuma Türk!<br />Gözünü aç, tarlanı kaz<br /></div>Bestesi Halide Hanım'ındır....."......<br /><br /><br /><br />......." O bir şey değil, siz adalet ve kanun terazisini görmelisiniz."<br />"O da nedir?"<br />"Bir terazi. Adliye Vekilimiz Celaleddin Arif Bey'in icadı!"<br />"Neye yarar ki?"<br />"Haklıyı ve haksızı birbirinden ayırmaya: Mesela sizin birisinden alacağınız var, o inkar ediyor, hemen mahkemeye müracaat edersiniz, ortada büyük bir terazi, bir baskül vardır, evvela davacı çıkar, çat! Bir ses; o iner davalı biner, yine çat! Bir ikinci ses. Daha sonra hakim hükmü terazinin kaydına göre tebliğ eder. Davacı haksızdır, davalı haklı."......<br /><br /><br /><br />Refik Halit(d) Karay, kurtuluştan sonra sürgüne gönderilmiştir. <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Yakup_Kadri" title="Vikipedi'de Yakup Kadri" target="_blank">Yakup Kadri Karaosmanoğlu</a>'na göre; Yüzellilikler listesinde yer alan (Bu konuyla ilgili detaylı bilgi bulamadım) Karay'ın yurda dönmesini isteyen Atatürk, Karay'ı yurda davet etmiş ancak Karay reddedince, genel af çıkartılmış.<br />İlginç bir şahsiyetmiş Karay. Öyküsü de bir o kadar ilginç, amacı hiciv olsa da. Bu arada kendimden biraz utandığımı itiraf etmek istiyorum. Türk öykücülerini tanımıyorum, ayıp bana.</span><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12001610-113824424876388904?l=artug.blogspot.com'/></div>r2http://www.blogger.com/profile/03485837749767108630noreply@blogger.com0